
3.Ekim.1348
Kalbimin sevgi çayının nadide pınarı, saygıdeğer efendim,
Umudum, cümlemizin efendisi kral ve kraliçe hazretlerinin yanı sıra, sizin ve şu hayattaki mutluluğumun kaynağı güzeller güzeli, bir tanecik kızınız, tatlı Ofelya’nın da sağlık ve sıhhatlerinin iyi olduğu ve sevgili beyzadem Laertes için duyduğunuz kaygının ötesinde bir sıkıntınız olmadığı yolundadır. Bendeniz değersiz kulunuza gelirsek, genç Thespian’ın izindeki yolculuğum; neredeyse bir haftadır sallantılı bir arabanın içinde, dur durak bilmeksizin, dar patikalar ve orman yolları içinde geçen huzursuz günler ve uykusuz gecelerden ihtiva, yorucu bir süreçten ibarettir. Yüceler yücesi yaratıcımızın tek bir kuluna dahi rastlamaksızın ilerlediğimiz, kısa sürelerle kurduğumuz kamplarda haydut korkusuyla ateş yakmaksızın geçen kaygı dolu ve soğuk gecelerin birbirini takip ettiği bu ıssız topraklarda bilmenizi isterim ki kulunuz Reynaldo’nun tek tesellisi; siz asil efendimin bendenize duyduğu güven ve sarsılmaz inancınızdır.
Size geçen mektubumu yazdığım günün akşamında yeni arabacımın Peşte kıyısına ulaşmamızı sağlayacak bir tekne bulması ile tekrar başlayan yolculuğum, tüm gecikmelere rağmen bu vahşi topraklar boyunca sürerken ben de yalnızlığımı, bu rahatsız ortamda birkaç satır yazarak geçiştirmek ve yaşananları bilginize sunarak değerlendirmek istedim.
Takdir edersiniz ki Pourette hanımefendinin evinde geçirdiğim akşam bunca yıllık yaşamımın hiçbir anına benzemez bir hal almıştı. Hanımım o sandalyeye yayılmış halde korku dolu gözlerimi açtığımda elinde olmaksızın irkilmişti. Bende ise ne yatacak hal kalmıştı ne de yerimde duracak. Rüyama bakacak olursam beyzadem ağza alınmayacak büyüklükte bir tehlikenin ortasındaydı. Kendisine yardım etmenin bir yolunu hemen, o an bulmalıydım. Neyse ki Pourette hanımefendi beni tuttu da kara ölüm’ün her akşam başka bir sokağında kol gezdiği şehrin leş kokulu kollarına atılmadım. Bana tadı bir öncekinden tamamen farklı ve içimi aydınlatan yeni bir çay yapan güzel hanımefendi, masa başında tuttuğu ellerimi bırakmaksızın beni sakinleştirdi. Çaylarını yaparken kullandığı bitkileri konusunda çok bilgili olduğu açıktı. Bana az önce içirdiği diğer çayı da yolculuğumda bana fayda sağlaması için haşladığını anlatırken, çocukluğunun geçtiği ve ben değersiz kulunuzun adını hiç duymadığım Anadolu topraklarında öğrendiği bir sözün kökenini hikaye etti. Burada siz saygıdeğer efendime bu hikayeyi anlatıp da lafı uzatacak değilim tabii. Sonuçta Pourette hanımefendi beni görüp de, arayış hikayemi dinlediğinde aklına bu eski söz gelmiş. O diyarlarda “Abdala malum olur” derlermiş. Kelimelerin manasını tam olarak anlayamasam da sevgili hanımım bende bu potansiyeli görmüş ve sevgimin hedefi beyzademi bulma yolumda bana yardımcı olabilmek için insanın görüşünü açan bu çayı bana servis etmiş. Etkilerinin bunca güçlü ve ani olacağını hesap edememiş ya o ayrı… Kulunuz bir soluklanıp sakinleşince, rüyamda başıma gelenleri bir bir anlattım hanımıma. Tüm o vahşeti vakur bir tavırla dinledikten sonra uzun uzun düşündü Pourette hanımefendi. Başını kaldırdığında o güzel yüzüne hüzünlü bir gülümseme yerleşmişti. Beni kaldırıp, mütevazı konutunun çatısına çıkarttı. Dolunayın ışığında o koca şehir pek de güzel görünüyordu. Kara ölümün vahşeti, esas karanlığın kaynağı gecenin koynunda silinip gitmişti. Işıl ışıl akan Sen nehri ve kıyısındaki o gösterişli yapılar… derken bir de göreyim saygıdeğer efendim! Nehrin kıyısında yükselen o ihtişamlı silüet, o silüet…
Rüyamda gördüğümün aynısıydı. Pourette hanımefendi hüzünlü gülümseyişiyle beni onayladı. İnşaası birkaç yıl önce tamamlanan bu muhteşem katedral şu sıralar Paris’in en gözde mekanıydı. Anlattığına göre kendilerini kara ölümün kollarından kurtarması için yüce tanrıya dua etmek isteyen herkes orada toplanıyor, bazıları kelimenin tam manasıyla gölgesinde uyuyormuş. Aşağı, küçük odamıza indiğimizde parmağımı kıpırdatacak halim kalmamıştı. Zaten hanımım da rüyamda gördüklerimin ya geçmişte ya da gelecekte olacak olayların bir yansıması olduğu ve her koşulda o an için yapabileceğim hiçbir şey olmadığına beni ikna etmiş idi. Sevecen avuçlarında döşeğe serilip, koynunda huzurlu bir uykuya dalıverdim.
Kulunuz ertesi günün ilk ışıklarıyla yola düşerken, doğrusu düşündüğümden daha duygusal bir ayrılık olduğunu itiraf etmem gerekir. Pourette hanımefendi pek çok teşekkür ettikten sonra sanki son kez birisine sarılıyormuşçasına içten ve sıkı sıkı sarıldı bendenize. Arayışımda kolaylıklar dileyip çıkınıma hazırladığı otlardan bir kese sıkıştırıverdi. Çok zorda kalırsam içmem için olduğunu söyleyip beni yolcu etti. Daracık ve sağında solunda cesetlerin olduğu pek çok sokağı aştıktan sonra kıyıya ulaştım ve başımı kaldırıp onu gördüm. Notre Damme de Paris, tüm haşmetiyle karşımdaydı. Neyse ki az ilerde ahşap bir köprü vardı da karşıya ulaşmak için yine kayık peşinde koşmama gerek kalmadı. İnsanın ruhunu karartan son hafta ve bir gece önce gördüğüm o karamsar rüyanın ardından yükselen pırıl pırıl güneş, mevsimin son güzel günlerinden birinin müjdesini veriyordu doğrusu. Tüm boğucu kokusuna ve arada bir sağda solda yüzen cesetlere rağmen ışıltılı nehrin üzerinden geçip köprünün sonuna ve katedralin bulunduğu meydana ulaşmama az bir şey kalmışken, aniden karşıma o koca şehirde görmeyi en son bekleyeceğim şeylerden biri çıktı efendim. Bir keçi! 
Doğrusu siz saygıdeğer efendimin tartışılmaz forsu sayesinde Esbjerg kıyılarından ben değersiz kulunuzu Le Havre’e götürecek gemiye bindiğimden beri bir küçükbaşa rastlamamıştım. Gemide, sütünden tüm tayfa ile birlikte bendenizin de yararlandığı Kırlangıç adında bir keçi vardı. Pek akıllı bir şey olmasa da zaman zaman bana yoldaşlık ettiğini söyleyebilirim. Tabii bir keçiye ne akla hizmet bir kuş ismi vermişlerdi o da başka bir gizemdir ya neyse efendim lafı uzatmayalım. Köprünün başında bu garip keçi beliriverdi. Sağa gitsem sağa, sola gitsem sola gidiyor ve bir türlü köprüyü geçmeme izin vermiyordu. Ön ayağını yere vurup, takırtılar çıkartıyor başını sallayıp bir öne bir geri hareket ediyordu. Malum keçiler ve köprülerle ilgili sözler meşhurdur. Ben kulunuz da ne yapacağımı şaşırmış, köprünün üzerinde kalakalmıştım. Bir süre bu karşılıklı ve garip dansımız sürdükten sonra keçinin bana birşeyler anlatmaya çalıştığına dair garip bir hissiyat içime dolmaya başladı. Ayağını hep beş sefer vuruyor ve sonra da köprünün sol tarafına doğru başını sallıyordu. Sabahları yataktan kalkma sebebim, saygıdeğer efendim; biliyorum bu inanması pek zor gelecek bir hikaye ama bendenize olan güveninize duyduğum inanca sığınarak başıma gelenleri açıkça anlatmak isterim.
Keçi ile inatlaşmayı bırakıp onu takip etmeye karar vermemle birlikte o kara gri, uzun tüylü yaratık beni köprünün üzerinden, ayağına doğru yönlendiriverdi. Nereye gittiğimi anlamaya vakit bulmadan keçinin peşine düşmüştüm. Tam o sırada karşı kıyının sonsuza uzanan gölgeleri altında köprünün ayağının dibinde boylu boyunca yere uzanmış birini gördüm. Meraklanıp sağıma soluma bir bakındım ama sabahın o erken saatinde oralarda benden başka kimsecikler yoktu doğrusu. Eğimli arazide kaya düşe aşağı indiğimde yerdekinin, rengarenk ama eski püskü, yamalı giysiler içinde genç bir kadın olduğunu gördüm. Doğruyu söylemek gerekirse bu tekinsiz şehirde tek başıma, gölgeler içindeki bir köprü altına inmek beni biraz ürkütmüştü ya genç kadının sere serpe hallerini görünce insani duygularım galebe çaldı ve ona yardımcı olmak için ilerledim. 
Körpecik yavrunun yerlerde yuvarlanırken, neredeyse kasıklarına dek sıyrılmış eteğinin altındaki şekilli bacakları yer yer çizilmiş, o bir avuçluk narin dizleri yaralanmıştı. Yanaşıp yanına diz çöktüğümde omuzunun bir tarafından kaykılıp sol göğüsünün üzerine dek açılmış elbisesinin gerdanındaki bazı morlukları açık ettiğini fark etmeden geçemedim. Kapkara ve uzun saçları, buğday teninin üzerinde dağılmış, yüzünü kapatmıştı. Kendinde geçmiş yavrucağın üzerine eğilip, daha rahat nefes alması umuduyla saçlarını yüzünün üzerinden çekip, başını düzelttim. Sevgili efendiciğim ama ne yüz! Bir baktım, bir daha baktım, bakmaya doyamadım. O an düşündüm ki yüce tanrı bu çingene kızına meleklerinden birinin yüzünü bahşetmişti. İlk şaşkınlığımı atıp tam kızın yakasını düzeltmeye el atıyordum ki, her biri cennet kapılarının birer kanadı gibi ağır ağır açılan gözleri, gölgeler altındaki mekanı birer yıldız gibi aydınlattı. Kızcağızı korkutmamak amacıyla bir adım geri çekilip, en sakin ses tonumla durumu anlatıp, ona yardımcı olmaya çalıştığımı belirttim. İlk anda pek bir şaşkın bakan yüzü, benim açıklamalarımın ardından yaradanın bahşettiği en taze gülümsemeyle süsleniverdi. Bir iltifat bir iltifat, teşekkür üstüne teşekkür sormayın sayın efendim. Yavrucağın o izbe köprü altından çıkmasına da yardım ettikten sonra bendeniz kulunuz kendimi bir kahraman gibi hissediyordum. Kız hiç beklenmedik bir hamleyle atılıp bana sıkı sıkı ve uzun uzun sarıldığında bu kahraman ödülünü almıştı doğrusu. Böyle bir minnettarlık göstergesinden daha huzur ve hatta ilham verici bir başka ödül olabilir mi, sonsuz saygılarımın hedefi, sevgili efendiciğim? Ardından genç kız kollarımdan ayrılıp geri çekildi ve keçisine dönüp;
“Haydi bakalım Dalya’cım… sen de bu nazik ve iyi kalpli beyefendiye teşekkür et bakalım” dediğinde şaşırmadım dersem yalan söylemiş olurum. Bunca zerafet ve güzellik bir divaneye mi bahşedilmişti? Ama peşinden gelen olayların beni çok daha derin şaşkınlıklara sürükleyeceklerini o an bilemezdim. Keçi kafasını silkeleyip sanki ona hitap edildiğini anlamışcasına bir adım geri çekilmez ve ön ayaklarını uzatıp başını eğerek beni selamlamaz mı! Tıpkı o an olduğu gibi şu an da hayretimi açıklayacak kelime bulmakta çok ama çok zorlanıyorum. Ben neler olduğunu anlamaya çalışırken kız ve keçi artık yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış bu koca şehrin dar sokakları arasında kayboldular.
Neyse efendiciğim, uzatmayayım, o an için bir iyilik yapmış, birilerine fayda sağlamış olmanın iç huzuruyla meydanın diğer ucundaki görkemli yapıya yöneldim. Tabii, katedralin önümde dev bir ağız gibi açılmış kapısının hemen altındaki geniş merdivenleri süpüren bir zavallıdan başkasını bulamadım. Peder efendi o saatte katedralde olmazmış, o nereden bilsinmiş nerede olduğunu, içeri giren çıkan herkesi tanımak zorunda mıymış, o çamurlu ayaklarımla basamakları kirletiyormuşum v.s. derken yine kendimi ellerim boş olarak kapının önünde buldum. Peder efendiyi görene ve genç Thespian ile ilgili neler bilip bilmediğini sorana dek biraz vakit geçirmek hem de karnımın gurultusunu dindirmek amacıyla, kipfel kokularını mütakip bir fırının önüne çömelip soluklandım. Fırıncı, şehirde gördüğüm insanlara oranla biraz daha kiloluca, al yanaklı nazik bir hanımefendiydi. Kendi sözleriyle özetlemek gerekirse; bu lanetli hastalığa kocası ve üç çocuğunu kurban vermişti.
“Ben mi?” demişti, “Ben doğduğum günden beri hastalanmadım yahu! Hekim nedir bilmem…” Zor da olsa kendisine kocasından kalmış bu fırını elinden geldiğince işletmeye, hayatta kalmaya çalışıyordu.
“Doğrusu müşteriler her geçen gün birer birer ölürken, pek kolay bir iş değil bu!” diye eklemişti, zavallı hanımcık. Ben de o sırada ihtiyacım olmasa da o günlük ekmeğimi oradan alayım da bir faydam olsun diye düşünüp bunu hanımefendiye ilettiğimde gözlerinin mutlulukla parlaması – siz saygıdeğer efendim daha iyi bilirsiniz – bendeniz kulunuzun iç huzurunu kat ve kat artırmıştı. Tabii hanımım ekmekleri çıkınıma doldurduğu sırada bendeniz günlük ihtiyaçlarım için ayırıp, kuşağımda sakladığım keseyi bulamayınca, doğrusu biraz keyfim kaçtı ya, böyle ufak bir talihsizliğin bu şehirdeki böylesine nadir güzellikteki bir sabahı mahvetmesine izin verecek değildim. Hanımımın şaşkınlığımı farkedip, o leziz kipfelleri ile tam anlamıyla hakettiği parasını ödeyemeyeceğimi zannedip huzursuzlanmaması için dikkat ederek yeleğimin iç cebine diktiğim ikinci kesemden biraz sou ve o gün ihtiyacım olur diye birkaç livre çıkarttım ve ödememi yaptım. Şimdi siz saygıdeğer ve sevgili efendime yazarken tekrar düşünüyorum da halen kesemin nasıl olup da kuşağımdan düştüğünü bir türlü anlayamıyorum.
Efendim, arabacım beni anlamadığım bir sebeple uyarıyor… Şimdi mektubuma bir ara vermek durumundayım, yolda bir kütük mü ne varmış… bilemedim efendim… ilk imkan bulduğumda tekrar yazmaya devam edeceğim…
-devam edecek-