
Çiçeği burnunda haber ajansımızın ilk haberini kaçırmayın!
http://demokan.wordpress.com/hgogoha/


Çiçeği burnunda haber ajansımızın ilk haberini kaçırmayın!
http://demokan.wordpress.com/hgogoha/

Ülkemizdeki güç dağılımının son kertede aldığı şekil dolayısıyla: kolluk kuvvetleri ve hukuk sisteminin iktidarın elinde oyuncak olması, kişisel çıkar peşindeki kiralık grupların yine iktidar (burada bahsedilen ülkemiz yönetiminde görünen/gösterilen grup/partinin pek üstünde bir yapılanmadır) tarafından iyi beslenmesi sonucu, etkili muhalif sesler bir elin parmakları kadar kalmıştır.
Çoğunluğu ellili ve altmışlı yıllardan beri sol tandanslı bir yapılanmanın savunucusu olmuş ve günün koşulları değişince görüşlerini pazara çıkarmamış, önceden söylediklerini değiştirmemiş bir grup insan. İyi niyetli bir çabayla, muhalefetlerini sürdürmekteler. Ne kadar zamanları kaldığı ise muğlak; hem hükümet baskısındaki yoğun artış hem de artık yaşlanmış olmaları somut gerçeği dolayısıyla! Neyse demeye getirdiğim şudur; sürdürülen “iyi niyetli” muhalefet çabası devrimizde tümüyle manasını yitirmiştir.
Derdimi şu başlıklarla özetlemeye çalışayım: “Ülkenin iyiliğini düşünmek gerekir…”, “Tarih yapılan yanlışları yargılayacaktır…”, “Şu an uygulanan politikaların halkın zararına olduğu görülürse…” v.s v.s. Muhalefet işte bu temel başlıklar altında sürdürülüyor. İktidarın yaptığı “yanlışları” görmesi umudu taşıyan mesajlar birbiri ardına her gün yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor.
İşte ben de tam bu noktada bir hata yapıldığını düşünüyorum. Nafile bir çaba söz konusu. Bu bakış açısına göre; bilinçlendirilmesi gereken, yanlışlar içinde boğulan iktidarmış gibi bir görüntü doğuyor ve bu insanımızda bir yabancılaşmaya yol açıyor. En azından okuyan, yazan, düşünen kesimlerde. Öyle bir durum oluşuyor ki sanki iktidar hatalarının farkına varırsa işler yoluna girecek. Bu koşulda bir şeyleri değiştirme erki bireylerin, halkın elinden alınıyor ve yine o “yanlış”lar içindeki iktidarın kucağına konuluyor!
Peki iktidar bu konuda ne düşünüyor? Yani göz göre göre yanlış mı yapıyor? Eğer bakış açımızı değiştirip bir an için günümüz iktidarının gözlerinden olaylara bakmaya çalışırsak ne göreceğiz? Emin olun tüm yapılanların “doğru” olduğunu!
Yani bugün sürdürülen ve kırk elli yıllık bir geçmişin meyvesi muhalif bakış açısı, tüm yaptıklarının doğru olduğunu “bilen” bir iktidarı, “yanlış” yaptığına ikna etme çabasında. Bu yolda bireyler de(istemsizce de olsa) bu bakış açısının kurbanı olarak sırtına yüklenmiş ve onu ezmekte olan “bir şeyler yapmak gerek” sorumluluğundan arındırılıyor.
Artık bu yanlış görülmeli, araştırılmalı, incelenmeli ve günümüzde geçerliliğini yitirmiş bu muhalefet yapısı kökten değiştirilmelidir.

Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Özellikle dini bayramlarda cep telefonuma hazır mesajları bir tuşla göndermeyi görev bilen ahbaplarımın bayramı kutlu olsun. Bugün hiç mesaj almadım. Oysa o bayram günlerini kutlayabilmenizi sağlayan esas bayram bugünken en çok mesajı da bugün almayı beklerdim. Cumhuriyet kurulmamış olaydı da, İngiliz’in, Yunan’ın, Fransızın, İtalyan’ın ne bileyim Ermeni’nin yönetimi altında olsaydı bu ülke, ‘kurbandı, şekerdi’ bayram kalır mıydı sizce?
1923 yılında bu cumhuriyet kurulmasaydı eğer, Tayyipler’in, Apo’ların, Fetoşlar’ın sömürebileceği bir din kalır mıydı bu topraklar üzerinde?
Cumhuriyet Gazetesi soruyor günlerdir, ‘Neyi Kutluyoruz?’ diye… Bu soruya bir cevabı olan var mı, bugünlerde? Gençliğe Hitabe’nin 82 sene evvelden seslendiği günde yaşıyoruz hanımlar ve beyler! Son model cep telefonlarınızla, 3g’ler, vızz lar jetler ile bayram mesajı atmaktan, e-posta ile fıkra yollamaktan, facebook’ta tayyip videoları paylaşmaktan öte ne yapıyorsunuz? Hazır net’e bağlanmışken girin bakın, gittigidiyor’da 3 kuruşa satılıyor bu cumhuriyet!
Hak kalmadı, hukuk hiç olmadı, terör bayram ediyor, dini sömürenler ülkenin yönetiminde, polis halkın elinden bayrak topluyor, bilim adamları, yazarlar, aydınlar hapislerde sebepsiz yere çürüyor… yakında o son model arabaları, likit kristal ekranları, ay fonları alamaz olduğunuzda mı ayılacaksınız acaba?
Boşverin, İkea her yere açtı bir Ankara’ya açmadı, ne yapsak?

(O anki sinirimden, doğal zihin akışımda yazdığım bu yazıyı anlamayan sevdiklerim olmuş, O yüzden başa daha net açıklayayım bu yazı neyle ilgili: Bir köşe yazısında adını anımsamadığım bir yazar “…gerçekçilik kisvesi altında, ağıza alınmayacak sözler kullanarak yazan, genç yazarlardan bahsetmiş. Bence de ağıza alınmayacak söz olmadığını bu bakış açısının darlığı, üstüne sinmiş gericilik ve cehalet kokusunu belirtmek isteyerek aşağıdaki yazıyı kaleme aldım. Sevgiler
)
Geçen yine bir köşeden yazana denk geldim de paylaşayım dedim. Şu an yaptığımı yaptığından eleştirerek başlamak istiyorum bu karakteri, alıntı yaparak yazının üç’te birini dolduruvermiş. Haa ben sırf alıntı yapacak lafı o kadar uzatmayacağım o ayrı. Cumhuriyet kitap ekinden yaptığı alıntı mıydı tüylerimi diken diken eden kendi yorumu muydu bunu bile hatırlamak istemiyorum o yüzden ne isim veririm ne de soyad!
“Ağza alınmayacak sözler”i gerçekçilik kisvesi altında yazan pek çok “genç”(bu neden önemlidir o ayrı bir tartışma konusu) yazar varmış, onlardan dert yanıyor köşeden yazanımız!
Söz nedir? Sözcük, nedir? Siz bunu düşünürken ben yazımı sürdüreyim. “Ağza alınmayacak” pek çok şey vardır! (ilk aklınıza gelenler de hiç “ağza alınmayacak” gibi dursa da aslında en çok ağza alınanlardır ki pek çokları o sayede yazacak köşelere konuşlanır!) Bunları burda saymaya kalksam yazı bitmez, ama onca şeyin arasına ’söz’ü koymak aklıma gelmez doğrusu.
Bu güzelim terimimizin mantık hatasını anlatmaya başlayacak değilim, ama sözcük ağızdan olsa olsa verilir öncelikle. Öyle doğar.
Bir adım ileri gidersem “genç” yazarlar çerçevesini çizdiğinizde, bu kişilerin kelimeyi klavye ve kalemleri yoluyla kullandığı, ağızlarına -tövbe de- almadığını, bu yüzden bu suçtan da hükümlü olamayacaklarını belirtelim. Onlar yazdı diye kimsenin de bu kelimeleri “ağzına alması” gerekliliği olmadığı sanırım bu noktada apaçık ortadadır.
Tüm bu terimsel geyiği bir kenara bırakırsak, söz söylenmek için vardır ve bir adım daha ileri gidersem söylendiği için vardır. Yani ağza alınmayacak olsa zaten var olamaz o vakit de köşeden yazanlara malzeme çıkmaz, yazılarının çoğunu başkalarından yaptıkları alıntılarla doldurup yazdıkları üç satırın karşılığı olarak para kazanmayı sürdüremezler! Eğer hayatta karşılığı var ise vardır bir söz ve ağzımıza almaz isek konuşamaz, yazamaz, iletişim kuramayız.
Köşeden yazanımız “sıçtığında” çıkana “bok” demiyor ise ne diyor? “Kaka” derse eğer üç-dört yaş kıvamında sürdürdüğü düşünsel hayatında, “bok”u kokmuyor mu pek merak ettim doğrusu?
Uyanın hanımlar, beyler ve diğerleri, özgürlük “sözgürlük” ile başlar!

“Adam” hesapta, ilk insanmış! Varsayalım gerçekten ilk insanın bir adı olmuş olsun ve o da adam olsun. Peki ama bilgi, araştırma, inceleme yollarıyla ulaşılan sonuçları göz önüne alırsak ilk insan ne kadar insandı? Kendinden üstün bir varlığın bilgisine haiz, bunu anlamlandırmaya vakit bulabilecek, daha doğrusu bunca katmanlı düşünebilecek bir beyne dahi sahip miydi? Değil ki Allah’ın varlığını özümsesin ve çevresine -ki; çevrede varsayımsal bir havva’dan başkası yok o sıralar- yayabilsin. Konuşabilir miydi mesela, somut bilgilere dayanırsak?
Kardeşim nerden çıkartıyorsun şimdi bunları Allah’ı mallahı karıştırıyorsun, kafir misin nesin?
Sustum…
Susa susa gelmedik mi bugünlere biz?
Bugün dedim de, ülkeye ‘başından bakan’, kendine işsizim diye feryat edenleri de karga tulumba ettirmeye başlamış duyduğuma göre. Sonra da bazıları provokasyon için geliyor buraya deme cüretini göstermiş her zamanki aymazlığı ile… şu ülkede buna birileri “Bre densiz, işsizler provokatör ise o işsizleri sen yarattın!” diyemiyor ya ona yanarım. İlk ikizlerin çapraz döllenmesi projesinin** meyvesi bir ırkın torunlarından daha iyisini beklemek manasız mı oluyor ben ona bir mana veremiyorum…
Bak yine ne diyor? Yanacan sen yanacan!
Sustum…
Nasıl gelmiştik bugünlere?
Stanford’lu en bir ünlü ekonomistin son projesine göre ülkelerde gelişmenin yolu; o ülkenin genel kurallarından bağımsız, kendi kurallarına göre işleyen şehirlerin oluşmasından geçiyormuş. Hong Kong örneği dersem sanırım herkes işin özünü anlar. Tabii bu aklımıza ilk olarak sömürgeleştirmeyi getireceğinden ünlü ekonomist hemen diyor ki; kendimizi böyle korkularla sınırlamamalıyız, sömürgeciliğin insana verdiği zararlar bu sistemde olmayacak, yani bu düzende sömürü olmayacak diyor! Hem yeni iş alanları açılacak hem de birer birer, şehir şehir uygarlaşılacak, zenginleşilecek. Bu düşünce “Amerika”nın da aklına yatmışsa eğer (ekonomistimizin sistemin bir yumurtlaması olduğunu geçelim) gün gelir açılım maçılım ayağına şehir şehir özerk bölgeler, kendi yönetimleri olan alanlar diye diye pastadan payını almaya başlamaz mı? Başlar mı?
Bak şimdi de yüce AKP, ay pardon ak partiye, dil uzatıyormuşsun gibi geldi bana, etö’cümüsün sen, adresini ver bakiim, yarın sabah 6 gibi uğrayacak bizim arkadaşlar, ona göre!
Sustum, sustuk, sus!
*Henry Miller, Seksus
** http://eliflamraa.wordpress.com/2006/12/18/hzadem-ve-hzhavvanin-cocuklari-neden-evlenmis/

15.Ekim.1348
Fakir benliğimin besin kaynağı efendim,
Bunca zamanın ardından ilk mektubuma, kulunuz bendenizin uzunca bir süredir kağıt ve mürekkebe sarılamayışımın oldukça haklı sebepleri olduğunu belirterek başlamak isterim. Kalbimin mücevheri beyzademin izinde Notre Damme Katedrali yollarında başıma gelenleri anlatmaya devam etmeden önce, yolculuk sırasında başıma gelen ve mektuplarıma ara vermeme yol açan bir yandan talihsiz görünse de diğer yandan talihin bizlere gösterdiği pek çok farklı yüzü olduğunu kanıtlarcasına, beyzademin kaybetmek üzere olmaktan korktuğum izini tekrar bulmamı sağlayan bir karşılaşmadan kısaca bahsetmeden geçemeyeceğim.
Bundan on iki gün kadar önce hiçliğin ortasında arabamızın ilerleyişi, yola tesadüfi olarak yıkılmış gibi görünen bir kütük dolayısıyla kesildiğinde, arabacım da ben de bir an sonra olacaklara hiç de hazırlıklı değildik. Tam kağıdım ve mürekkebimden ayrılmış, arabacıma yardımcı olmak için kütüğün bir ucuna el atmıştım ki, kütüğün tam orta noktasına saplanan bir okla ikimiz de hareketsiz kaldık. Ne olduğunu anlamamıza vakit bulamadan orman mahlukatlarının her tarafımızdan yükselen sırt ürpertici sesleri,ormanın doğal çalı çırpı hışırtılarını bastırıverdi. O sırada bendeniz kendisi yanımda olmasa oralara dahi gelemeyeceğim, çok sevgili arabacımı olası ikinci bir okun hedefi olmaktan korumak amacıyla ileri atıldığımda, kütüğün önüme uzanmış arsız dallarınından birine takılıp yüzüstü kapaklandığımdan olan bitene çok vakıf olamadım ya, arabacımın dediğine göre o an ayaklanan orman değilmiş ya üzerlerine çalı çırpıları otları, dalları bağlamış bir grup adammış.
Ellerinde okları ve kargılarıyla bizleri tehdit ede ede arabamızla beraber bir yol olduğu bile anlaşılmayan daracık bir patikadan, kamplarına sürüklediler. O güne dek denk geldiğim en vahşi görünüşlü, her yanları çalı çırpı ve daha da önemlisi gözleri hariç tüm bedenleri sanki bir kürk gibi kıllarla kaplı bu adamların keskin bakışları altında arabacım tir tir titremeye başlamışken bendeniz aralarında geçen iki üç kelimelik konuşmalarına dikkat kesilmiş, dediklerini kavramaya çalışıyordum. Bunca yıllık değersiz varlığımı katlanılır kılan, mutluluk melodim, ruhumun gıdası saygıdeğer efendim; tüm çocukluk yıllarımız boyunca ben kulunuzu değerli beyzadem Laertes’ten ayrı tutmayıp verdiğiniz onca eğitime layık olduğumu kanıtlama çabasıyla yaşadığımı en iyi bilen sizsiniz. Sayenizde bu barbar memleket boyunca dahi anlaşamadığım, dilini kültürünü bilmediğim kimselerle karşılaşmadım doğrusu… kulunuz olarak varlığınıza tekrar tekrar duacı olduğumun altını çizmek isterim. İşte bu hiç tanımadığım orman adamlarının neler dediğini de ağır aksanlarına alışır alışmaz anlamaya başladım. Buraların nadir bir lehçesini o kıllı dudaklarının arasında çiğneye çiğneye katletseler dahi onlara derdimi anlatabileceğim bir konuma gelemem yaklaşık bir günümü aldı. O sürede bizi tutsak edip, saygıdeğer efendimin bendenize emanet ettiği tüm varlığa el koymuşlardı bile. Derme çatma bir kulübede kilit altında geçirdiğimiz o ilk gece,b ir köşeye büzüşüp kalan sevgili arabacım da eminim bendenizin, yanında güven veren varlığıma çok seferler duacı olmuştur.

Ertesi gün bu kıllı vahşiler, güneşin ormanın bunca içlerine ulaşabilen ilk ışıkları üzerimize vurmaksızın bizleri kulübeden çıkartıp kampın kayalıklara yakın, iç kısımlarında diğerlerine oranla daha bir özenle inşa edildiği –o yapışkan alacakaranlıkta dahi- göze çarpan bir başka kulübeye götürdüler. Bu zavallı orman çetesinin fakirliği, bilgi ve görgü eksiği ilk olarak orada dikkatimi çekti. Kısa ömürlü meşalelerle aydınlatmaya çalıştıkları kulübe, kulunuza çok ilkel bir yaşlılar konseyini anısatan bir gruba ev sahipliği yapıyordu. Konuşmaların gelişiminden bir çeşit mahkemeye çıkarıldığımızı ve bendeniz ve arabacımın kaderi üzerine karar vermeye çalıştıklarını kavramıştım. Konseyin başkanı olduğu her halinden belli olan adam ise tüm diğerlerine tezat devasa, genç bir barbardı. Konuşmaların uygun bir anını yakalayıp konuşmaya dahil olmamla birlikte kaderim de onların elinden yavaş yavaş tekrar kendiminkine dönmeye başlamıştı bile saygıdeğer efendim.
Dillerinin en nazik aksanını kullanarak kelamımı bu ilkel adamlara, ağır ağır anlattım. Hatta daha dillerini konuşabiliyor olmamım şaşkınlığını atamamışlarken, izin isteyip, o kulübedeki malzemeleri kullanarak onlara daha uzun sürelerle ve çok daha parlak yanan bir meşalenin nasıl yapıldığını da göstererek saygılarını kazandım. Gün ortasına gelindiğinde tutsak konumundan çıkmış, konukları olmuştuk bile saygıdeğer efendim. Liderlerinin adı Roben Erdő olan bu çete, ormanın derinlerinde yaşayan bir kaç fakir köyün gençlerinden oluşmuştu. Buralarda yol kesip sadece varlıklı, asil hedefler seçiyor. Aldıkları ile de fakir köylüye yardım ediyorlardı. Hırsızlığın ne adi bir iş olduğunu bilsem de buraların bunca ilkel kalmasının sebebi bölge zenginlerine karşı böylesine ayaklanmış Erdő çetesinin yaptıkları kendi içinde bendenize etkileyici ve hatta mazur görülebilir geldi efendiciğim.
Uzun lafın kısası, hem en kısa sürede yola düşüp, beyzademe ulaşabilmem hem de soygun sırasında çetenin el koyduğu paraları geri alabilmem umuduyla, bilgim ve görgüm dahilinde onlara olabildiğince yardımcı ve destek olmaya gönüllü oldum. Su sıkıntısı çeken kampa su getirmekten tutun da av etlerini uzun süre saklamalarını sağlayacak tariflere dek her bildiğimi onlara aktardım. Bu sırada benimle arkadaşlık kuran Roben de üstün okçuluk kabiliyeti ile bana eğitim vermeye çalıştıysa da doğrusu okçuluğumda herhangi bir gelişme kaydedebildiğimi söylemek yalan olur efendiciğim. Yayı bir türlü doğru tutmayı beceremediğimi söyleyip, iki adet sol kolum olduğuna dair bir espri yapan Roben ve adamları benim okçuluk çabalarıma doğrusu çok eğlendiler.
İşte efendiciğim, böylece geçen yaklaşık iki haftanın ardından arabacım, ben ve mallarımızla tekrar yola düşmeyi becerdik. Bunca zaman kaybının ardından işin en güzel tarafı ise şu; hikayemi anlatıp sevgili beyzademin peşindeki koşturmacamı dillendirdiğimde Roben bana çok önemli bir bilgi verdi. Bendeniz, Erdő çetesi yolumuzu kesmezden önce ormanın derinlerinde kör bir yarasa gibi dolanmakta, genç Thespian’ın izini koklamaya çalışmaktaydım. Oysa orman ve civarından sürekli haber alan Roben, arabalı bir tiyatro ve genç yıldızının haberlerini, Tuna üzerinde olduğunu öğrendiğim, ufak bir ada olan Sarengrad civarından almıştı. Roben bu bilgiyi benimle paylaşır paylaşmaz kendisine bu izi de kaybetmemek için acilen yola çıkmamın önemini anlattım ve yeni arkadaşım ayrılacağımdan dolayı duyduğu üzüntüyü belirtse de beni anlayışla karşıladı. Sonuç itibariyle gönlünüzü ferah tutun efendiciğim. Kulunuz Reynaldo yolda ve iz üstünde.

Amerika’nın yeryüzündeki tüm siyasi yapılanmalarda ufaktan da parmağı olduğunu, olamayan bir iki yer varsa da oralara da karışabilmek için canla başla çalıştığını, tüm kaynaklarını bu amaç uğruna feda etmeye hazır olduğunu artık dünya alem biliyor. Bir ülke üzerindeki kontrolü ne kadar güçlü ve görünmez ise o oranda rahat bırakıyor onları. Dikkatinizi çektiyse bizler de Irak savaşları, Apo’nun yakalanması ve hatta Irak’a giriş tezkeresinin geri çevrilmesine dek pek bir rahattık! Kimse yanlış anlamasın bugüne oranla konuşuyorum.
Şimdi bu yorum bir kenarda dursun, bizler Amerika özelinde mercek altına aldığımız emperyalist yapının bugünkü hareket biçimleri, motivasyonu üzerine bir beyin fırtınası yapalım bakalım. Bu yapının en büyük gücü demokrasi silahını kullanması. Tüm çağların en popüler akımının, yani özgürlüğün, çağımızda neredeyse birebir karşılığı olarak sunulan demokratik yönetim biçimi, emperyalizmin elinde güçlü bir silaha tam ne zaman dönüşmüştür bunun için kesin bir tarih vermem zor. Sanırım bunun bir an değil de bir süreç olduğunu ve işledikçe güçlendiğini ileri sürebiliriz. Şimdi, “Lafa neden burdan girdin?”, “Demokrasiden ne istiyorsun?”, demezseniz konuyu, Amerika’nın tarihi boyunca kontrol uğruna saldırganlık gösterdiği ülkelere ve onların yönetim biçimlerine getirmek isterim. Tarih dersine girecek değilim ama özetin özeti olarak şunu rahatça söyleyebilirim; tümü ‘demokratik’ olmayan rejimlerdi. İşte bu yüzden, Amerika’nın demokrasiyi, isteyen istemeyen herkese bol keseden dağıtılacak mükemmel bir sistem kisvesi altında, kontrol altına almak istediği ülkelere karşı bir silah olarak kullandığını kolayca söyleyebiliriz. Bu başlığı da koyduk cebe! Geçelim bir sonraki adıma.
Amerika Birleşik Devletleri’nin önüne gün gelir de şöyle bir problem çıkarsa acaba ne olur? Diyelim ki bu önüne geleni dize getirmeye hazır mekanizmanın karşısına, üzerindeki kontrolu sıkılaştırmayı ve hatta gücü tümüyle ele geçirmeyi çok istediği bir ülke çıksın. Ama yine diyelim ki bu farazi ülke demokrasi ile yönetiliyor olsun! Alın size ciddi bir problem. Tüm politikalarını demokrasinin erdemini dünyaya yaymak üzere kurmuş bir Amerika böyle bir durumda ne yapar ki? Demokratik bir ülkeye demokrasi getiremeyeceğine göre önünde aslen tek bir seçenek kalıyor; ülkede bir kargaşa ortamı için çalışmalara girişip, belki ülkeyi gırtlağına dek borç batağına sokmak, belki de her ülkede olduğu gibi o ülkede de var olan küllenmiş sorunları, bölünmeleri yeniden alevlendirerek ülkenin insanlarını birbirine vurdurmak. Sonunda yeterince kâr varsa, sonsuz kaynaklarının büyük bir kısmını böyle bir amaç için kullanacak bir Amerika sanırım kimseyi şaşırtmaz. Hatta bunun ciddi sonuçları olacağından da kuşku duymak yersizdir. Amaç; ülkede var olan düzeni yıkıp, ardından tam anlamıyla Amerikan etkisi altında yeşerecek yeni bir demokratik rejime yol açmak olabilir. Bir elinle yık diğeri ile yeniden kur. Ama iki elin birbirinden haberi olmasın!
Lafı uzatmadan ülkemizin bugünkü durumuna dönersek, yukarda açıklamaya çalıştığım formül, sanırım hiç de hayal ürünü gibi durmuyor. Tek yapmanız gereken yeterli yatırımı yapıp, kontrolünüzdeki bir hükümeti maşa olarak kullanmak olacaktır. Çünkü demokrasinin en büyük gücü olan özgürlük, aynı zamanda en büyük zaafıdır!
Bilirsiniz, yıkmak yapmaktan kolaydır. Bu ülkeyi kurmak için öngörüsü, liderliği, zekası, bilgisi, görgüsü, milletine duyduğu saygı ve vatan sevgisinin sonsuzluğu ile bin yılda bir gelecek, adam gibi bir adam, bir güneş gerekti. Oysa yıkmak için, ışığını Madımak’ın alevinden almış, her lafı, her hamlesi ezberletilmiş, saygısızlığıyla nam salmış, külhanbeyi kılığında bir kukla yetiyor! Ne acı değil mi?

3.Ekim.1348
Kalbimin sevgi çayının nadide pınarı, saygıdeğer efendim,
Umudum, cümlemizin efendisi kral ve kraliçe hazretlerinin yanı sıra, sizin ve şu hayattaki mutluluğumun kaynağı güzeller güzeli, bir tanecik kızınız, tatlı Ofelya’nın da sağlık ve sıhhatlerinin iyi olduğu ve sevgili beyzadem Laertes için duyduğunuz kaygının ötesinde bir sıkıntınız olmadığı yolundadır. Bendeniz değersiz kulunuza gelirsek, genç Thespian’ın izindeki yolculuğum; neredeyse bir haftadır sallantılı bir arabanın içinde, dur durak bilmeksizin, dar patikalar ve orman yolları içinde geçen huzursuz günler ve uykusuz gecelerden ihtiva, yorucu bir süreçten ibarettir. Yüceler yücesi yaratıcımızın tek bir kuluna dahi rastlamaksızın ilerlediğimiz, kısa sürelerle kurduğumuz kamplarda haydut korkusuyla ateş yakmaksızın geçen kaygı dolu ve soğuk gecelerin birbirini takip ettiği bu ıssız topraklarda bilmenizi isterim ki kulunuz Reynaldo’nun tek tesellisi; siz asil efendimin bendenize duyduğu güven ve sarsılmaz inancınızdır.
Size geçen mektubumu yazdığım günün akşamında yeni arabacımın Peşte kıyısına ulaşmamızı sağlayacak bir tekne bulması ile tekrar başlayan yolculuğum, tüm gecikmelere rağmen bu vahşi topraklar boyunca sürerken ben de yalnızlığımı, bu rahatsız ortamda birkaç satır yazarak geçiştirmek ve yaşananları bilginize sunarak değerlendirmek istedim.
Takdir edersiniz ki Pourette hanımefendinin evinde geçirdiğim akşam bunca yıllık yaşamımın hiçbir anına benzemez bir hal almıştı. Hanımım o sandalyeye yayılmış halde korku dolu gözlerimi açtığımda elinde olmaksızın irkilmişti. Bende ise ne yatacak hal kalmıştı ne de yerimde duracak. Rüyama bakacak olursam beyzadem ağza alınmayacak büyüklükte bir tehlikenin ortasındaydı. Kendisine yardım etmenin bir yolunu hemen, o an bulmalıydım. Neyse ki Pourette hanımefendi beni tuttu da kara ölüm’ün her akşam başka bir sokağında kol gezdiği şehrin leş kokulu kollarına atılmadım. Bana tadı bir öncekinden tamamen farklı ve içimi aydınlatan yeni bir çay yapan güzel hanımefendi, masa başında tuttuğu ellerimi bırakmaksızın beni sakinleştirdi. Çaylarını yaparken kullandığı bitkileri konusunda çok bilgili olduğu açıktı. Bana az önce içirdiği diğer çayı da yolculuğumda bana fayda sağlaması için haşladığını anlatırken, çocukluğunun geçtiği ve ben değersiz kulunuzun adını hiç duymadığım Anadolu topraklarında öğrendiği bir sözün kökenini hikaye etti. Burada siz saygıdeğer efendime bu hikayeyi anlatıp da lafı uzatacak değilim tabii. Sonuçta Pourette hanımefendi beni görüp de, arayış hikayemi dinlediğinde aklına bu eski söz gelmiş. O diyarlarda “Abdala malum olur” derlermiş. Kelimelerin manasını tam olarak anlayamasam da sevgili hanımım bende bu potansiyeli görmüş ve sevgimin hedefi beyzademi bulma yolumda bana yardımcı olabilmek için insanın görüşünü açan bu çayı bana servis etmiş. Etkilerinin bunca güçlü ve ani olacağını hesap edememiş ya o ayrı… Kulunuz bir soluklanıp sakinleşince, rüyamda başıma gelenleri bir bir anlattım hanımıma. Tüm o vahşeti vakur bir tavırla dinledikten sonra uzun uzun düşündü Pourette hanımefendi. Başını kaldırdığında o güzel yüzüne hüzünlü bir gülümseme yerleşmişti. Beni kaldırıp, mütevazı konutunun çatısına çıkarttı. Dolunayın ışığında o koca şehir pek de güzel görünüyordu. Kara ölümün vahşeti, esas karanlığın kaynağı gecenin koynunda silinip gitmişti. Işıl ışıl akan Sen nehri ve kıyısındaki o gösterişli yapılar… derken bir de göreyim saygıdeğer efendim! Nehrin kıyısında yükselen o ihtişamlı silüet, o silüet…
Rüyamda gördüğümün aynısıydı. Pourette hanımefendi hüzünlü gülümseyişiyle beni onayladı. İnşaası birkaç yıl önce tamamlanan bu muhteşem katedral şu sıralar Paris’in en gözde mekanıydı. Anlattığına göre kendilerini kara ölümün kollarından kurtarması için yüce tanrıya dua etmek isteyen herkes orada toplanıyor, bazıları kelimenin tam manasıyla gölgesinde uyuyormuş. Aşağı, küçük odamıza indiğimizde parmağımı kıpırdatacak halim kalmamıştı. Zaten hanımım da rüyamda gördüklerimin ya geçmişte ya da gelecekte olacak olayların bir yansıması olduğu ve her koşulda o an için yapabileceğim hiçbir şey olmadığına beni ikna etmiş idi. Sevecen avuçlarında döşeğe serilip, koynunda huzurlu bir uykuya dalıverdim.
Kulunuz ertesi günün ilk ışıklarıyla yola düşerken, doğrusu düşündüğümden daha duygusal bir ayrılık olduğunu itiraf etmem gerekir. Pourette hanımefendi pek çok teşekkür ettikten sonra sanki son kez birisine sarılıyormuşçasına içten ve sıkı sıkı sarıldı bendenize. Arayışımda kolaylıklar dileyip çıkınıma hazırladığı otlardan bir kese sıkıştırıverdi. Çok zorda kalırsam içmem için olduğunu söyleyip beni yolcu etti. Daracık ve sağında solunda cesetlerin olduğu pek çok sokağı aştıktan sonra kıyıya ulaştım ve başımı kaldırıp onu gördüm. Notre Damme de Paris, tüm haşmetiyle karşımdaydı. Neyse ki az ilerde ahşap bir köprü vardı da karşıya ulaşmak için yine kayık peşinde koşmama gerek kalmadı. İnsanın ruhunu karartan son hafta ve bir gece önce gördüğüm o karamsar rüyanın ardından yükselen pırıl pırıl güneş, mevsimin son güzel günlerinden birinin müjdesini veriyordu doğrusu. Tüm boğucu kokusuna ve arada bir sağda solda yüzen cesetlere rağmen ışıltılı nehrin üzerinden geçip köprünün sonuna ve katedralin bulunduğu meydana ulaşmama az bir şey kalmışken, aniden karşıma o koca şehirde görmeyi en son bekleyeceğim şeylerden biri çıktı efendim. Bir keçi! 
Doğrusu siz saygıdeğer efendimin tartışılmaz forsu sayesinde Esbjerg kıyılarından ben değersiz kulunuzu Le Havre’e götürecek gemiye bindiğimden beri bir küçükbaşa rastlamamıştım. Gemide, sütünden tüm tayfa ile birlikte bendenizin de yararlandığı Kırlangıç adında bir keçi vardı. Pek akıllı bir şey olmasa da zaman zaman bana yoldaşlık ettiğini söyleyebilirim. Tabii bir keçiye ne akla hizmet bir kuş ismi vermişlerdi o da başka bir gizemdir ya neyse efendim lafı uzatmayalım. Köprünün başında bu garip keçi beliriverdi. Sağa gitsem sağa, sola gitsem sola gidiyor ve bir türlü köprüyü geçmeme izin vermiyordu. Ön ayağını yere vurup, takırtılar çıkartıyor başını sallayıp bir öne bir geri hareket ediyordu. Malum keçiler ve köprülerle ilgili sözler meşhurdur. Ben kulunuz da ne yapacağımı şaşırmış, köprünün üzerinde kalakalmıştım. Bir süre bu karşılıklı ve garip dansımız sürdükten sonra keçinin bana birşeyler anlatmaya çalıştığına dair garip bir hissiyat içime dolmaya başladı. Ayağını hep beş sefer vuruyor ve sonra da köprünün sol tarafına doğru başını sallıyordu. Sabahları yataktan kalkma sebebim, saygıdeğer efendim; biliyorum bu inanması pek zor gelecek bir hikaye ama bendenize olan güveninize duyduğum inanca sığınarak başıma gelenleri açıkça anlatmak isterim.
Keçi ile inatlaşmayı bırakıp onu takip etmeye karar vermemle birlikte o kara gri, uzun tüylü yaratık beni köprünün üzerinden, ayağına doğru yönlendiriverdi. Nereye gittiğimi anlamaya vakit bulmadan keçinin peşine düşmüştüm. Tam o sırada karşı kıyının sonsuza uzanan gölgeleri altında köprünün ayağının dibinde boylu boyunca yere uzanmış birini gördüm. Meraklanıp sağıma soluma bir bakındım ama sabahın o erken saatinde oralarda benden başka kimsecikler yoktu doğrusu. Eğimli arazide kaya düşe aşağı indiğimde yerdekinin, rengarenk ama eski püskü, yamalı giysiler içinde genç bir kadın olduğunu gördüm. Doğruyu söylemek gerekirse bu tekinsiz şehirde tek başıma, gölgeler içindeki bir köprü altına inmek beni biraz ürkütmüştü ya genç kadının sere serpe hallerini görünce insani duygularım galebe çaldı ve ona yardımcı olmak için ilerledim. 
Körpecik yavrunun yerlerde yuvarlanırken, neredeyse kasıklarına dek sıyrılmış eteğinin altındaki şekilli bacakları yer yer çizilmiş, o bir avuçluk narin dizleri yaralanmıştı. Yanaşıp yanına diz çöktüğümde omuzunun bir tarafından kaykılıp sol göğüsünün üzerine dek açılmış elbisesinin gerdanındaki bazı morlukları açık ettiğini fark etmeden geçemedim. Kapkara ve uzun saçları, buğday teninin üzerinde dağılmış, yüzünü kapatmıştı. Kendinde geçmiş yavrucağın üzerine eğilip, daha rahat nefes alması umuduyla saçlarını yüzünün üzerinden çekip, başını düzelttim. Sevgili efendiciğim ama ne yüz! Bir baktım, bir daha baktım, bakmaya doyamadım. O an düşündüm ki yüce tanrı bu çingene kızına meleklerinden birinin yüzünü bahşetmişti. İlk şaşkınlığımı atıp tam kızın yakasını düzeltmeye el atıyordum ki, her biri cennet kapılarının birer kanadı gibi ağır ağır açılan gözleri, gölgeler altındaki mekanı birer yıldız gibi aydınlattı. Kızcağızı korkutmamak amacıyla bir adım geri çekilip, en sakin ses tonumla durumu anlatıp, ona yardımcı olmaya çalıştığımı belirttim. İlk anda pek bir şaşkın bakan yüzü, benim açıklamalarımın ardından yaradanın bahşettiği en taze gülümsemeyle süsleniverdi. Bir iltifat bir iltifat, teşekkür üstüne teşekkür sormayın sayın efendim. Yavrucağın o izbe köprü altından çıkmasına da yardım ettikten sonra bendeniz kulunuz kendimi bir kahraman gibi hissediyordum. Kız hiç beklenmedik bir hamleyle atılıp bana sıkı sıkı ve uzun uzun sarıldığında bu kahraman ödülünü almıştı doğrusu. Böyle bir minnettarlık göstergesinden daha huzur ve hatta ilham verici bir başka ödül olabilir mi, sonsuz saygılarımın hedefi, sevgili efendiciğim? Ardından genç kız kollarımdan ayrılıp geri çekildi ve keçisine dönüp;
“Haydi bakalım Dalya’cım… sen de bu nazik ve iyi kalpli beyefendiye teşekkür et bakalım” dediğinde şaşırmadım dersem yalan söylemiş olurum. Bunca zerafet ve güzellik bir divaneye mi bahşedilmişti? Ama peşinden gelen olayların beni çok daha derin şaşkınlıklara sürükleyeceklerini o an bilemezdim. Keçi kafasını silkeleyip sanki ona hitap edildiğini anlamışcasına bir adım geri çekilmez ve ön ayaklarını uzatıp başını eğerek beni selamlamaz mı! Tıpkı o an olduğu gibi şu an da hayretimi açıklayacak kelime bulmakta çok ama çok zorlanıyorum. Ben neler olduğunu anlamaya çalışırken kız ve keçi artık yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış bu koca şehrin dar sokakları arasında kayboldular.
Neyse efendiciğim, uzatmayayım, o an için bir iyilik yapmış, birilerine fayda sağlamış olmanın iç huzuruyla meydanın diğer ucundaki görkemli yapıya yöneldim. Tabii, katedralin önümde dev bir ağız gibi açılmış kapısının hemen altındaki geniş merdivenleri süpüren bir zavallıdan başkasını bulamadım. Peder efendi o saatte katedralde olmazmış, o nereden bilsinmiş nerede olduğunu, içeri giren çıkan herkesi tanımak zorunda mıymış, o çamurlu ayaklarımla basamakları kirletiyormuşum v.s. derken yine kendimi ellerim boş olarak kapının önünde buldum. Peder efendiyi görene ve genç Thespian ile ilgili neler bilip bilmediğini sorana dek biraz vakit geçirmek hem de karnımın gurultusunu dindirmek amacıyla, kipfel kokularını mütakip bir fırının önüne çömelip soluklandım. Fırıncı, şehirde gördüğüm insanlara oranla biraz daha kiloluca, al yanaklı nazik bir hanımefendiydi. Kendi sözleriyle özetlemek gerekirse; bu lanetli hastalığa kocası ve üç çocuğunu kurban vermişti.
“Ben mi?” demişti, “Ben doğduğum günden beri hastalanmadım yahu! Hekim nedir bilmem…” Zor da olsa kendisine kocasından kalmış bu fırını elinden geldiğince işletmeye, hayatta kalmaya çalışıyordu.
“Doğrusu müşteriler her geçen gün birer birer ölürken, pek kolay bir iş değil bu!” diye eklemişti, zavallı hanımcık. Ben de o sırada ihtiyacım olmasa da o günlük ekmeğimi oradan alayım da bir faydam olsun diye düşünüp bunu hanımefendiye ilettiğimde gözlerinin mutlulukla parlaması – siz saygıdeğer efendim daha iyi bilirsiniz – bendeniz kulunuzun iç huzurunu kat ve kat artırmıştı. Tabii hanımım ekmekleri çıkınıma doldurduğu sırada bendeniz günlük ihtiyaçlarım için ayırıp, kuşağımda sakladığım keseyi bulamayınca, doğrusu biraz keyfim kaçtı ya, böyle ufak bir talihsizliğin bu şehirdeki böylesine nadir güzellikteki bir sabahı mahvetmesine izin verecek değildim. Hanımımın şaşkınlığımı farkedip, o leziz kipfelleri ile tam anlamıyla hakettiği parasını ödeyemeyeceğimi zannedip huzursuzlanmaması için dikkat ederek yeleğimin iç cebine diktiğim ikinci kesemden biraz sou ve o gün ihtiyacım olur diye birkaç livre çıkarttım ve ödememi yaptım. Şimdi siz saygıdeğer ve sevgili efendime yazarken tekrar düşünüyorum da halen kesemin nasıl olup da kuşağımdan düştüğünü bir türlü anlayamıyorum.
Efendim, arabacım beni anlamadığım bir sebeple uyarıyor… Şimdi mektubuma bir ara vermek durumundayım, yolda bir kütük mü ne varmış… bilemedim efendim… ilk imkan bulduğumda tekrar yazmaya devam edeceğim…
-devam edecek-

29. Eylül. 1348
Saygı ve sevgimin naçizane hedefi efendim,
Buda ilinin altını üstüne getirmek yoluyla sevgili beyzademi ortaya çıkarmak yönündeki çabam, doğrusu nasıl diyeceğimi bilemiyorum ama sonuç verdi! Verdi vermesine ya sevgili kulunuz bendenizin ulaştığı bu sonuç asil kulaklarınızın hiç de duymak isteyeceği türden değil… Bu ile girişimin ilk günlerindeki ümitli havayı yazıktır ki kaybetmiş bulunuyorum. Gözbebeğim beyzadem hakkında edindiğim ilk bilgilerin, aslen doğru ve fakat tarih itibariyle pek bir yanlış olduğu sonucuna ulaştığımdan beri, siz efendime bir tanecik oğlunuza ulaşmamın an meselesi olduğunu düşündüren önceki mektubumdan duyduğum utancı nasıl olup da dile getirebileceğimi düşünmekten, gözüme uyku girmez oldu. Günümü geceme katıp, sokak sokak, batakhane batakhane gezip dolaşarak, yürünmedik karışını bırakmadığım bu ildeki derin araştırmalarımın sonucu olarak edindiğim en son ve birden fazla… şeye…şeye… ticaret erbabı ve çalışan hanımefendiye doğrulattığım bilgiler ışığında diyebilirim ki, sevgimin en içten hedefi Laertes buralara düşündüğümden çok daha hızlı bir şekilde karayoluyla ulaşmış. Bir tekne aracılığıyla süren ve her limanda yaptıkları bir gösteri esasına dayanan teatral performanslarını değiştirmek durumunda kalıp da neden hızlandıkları sorusunun cevabını şimdilik bilememekteyim saygıdeğer efendim. Amma velakin, sonuç itibariyle beyzadem Laertes veyahut buralarda bilindiği adıyla genç Thespian’ın bu ili terkettiği gerçeğiyle yüzleşmek ve ona ulaşma çabalarımın hız kesmeksizin sürmesine rağmen kendisine ulaşma şansımın belirli oranda azaldığını belirtmek ister ve belli ki bendeniz kulunuzun kişisel beceriksizliğinden kaynaklanan bu gecikme için saygıdeğer ve bağışlayıcı efendimden, bu satırları yazarken bir yandan da gözlerimden dökülen yaşlar eşliğinde, en derin özürlerimi kabul etmesini dilerim.
Diğer yandan kulunuz Reynaldo’nun böyle arsız bir af mektubu döşenmeye girişmeden önce gerekli tüm araştırmaları en ince şekilde yaptığını ve tümüyle kaybolmadan genç Thespian’ın izine düşmek için en hızlı metodu keşfettiğini, kalbimin saygı sarayının tahtına yerleşmiş efendime lafı uzatmaksızın belirtmek ve zatışahanelerinizin içini az da olsa rahat ettirmek isterim. Bölgenin en hızlı arabacısını, arabası ve atları ile birlikte olmak üzere kiralamış bulunmaktayım. Yaptığım anlaşmanın ardından arabacımın bölgenin tüm soylularından daha bonkör böylesine geniş yürekli bir efendiye hizmet edebilme şansına eriştiği için nasıl da mutlu olduğunu ve bendeniz kulunuzu pek belli etmemeye çalışsa da için için kıskandığını nasıl olur da buraya yazmam?

Şimdi tüm hazırlıkların tamamlanması ve yola çıkmama saatler kalmışken bu noktaya nasıl geldiğimin öyküsünü bu satırlara dökmeye kaldığım yerden devam etmek ve siz değerli efendimi bu zorlu yolculuğun hiçbir ayrıntısını atlamaksızın bilgilendirme görevimi ifa etmek isterim.

Pourette hanımefendileri, geçen mektubumda açıklamaya çalıştığım zorlu koşullardan kurtarıp, kendisinin ince davetiyle fakirhanesinde yediğim yemeğin ardından, bana özel hazırladıklarını belirttikleri o güzel kokulu çayı içmemin ardından beraberce üzerimize çöken yorgunluğu nasıl anlatabilirim bilemiyorum saygıdeğer efendim. “Yahu benim soylu adımın devamlılığının garantisi, sokaklarında ölümün kol gezdiği koca bir şehirde kayıpken sen bana rahat bir döşekte nasıl uyuduğundan mı bahsedeceksin be terbiyesiz!” diyerek ben kulunuza sinirlenmemeniz umuduyla o gece yaşadığım ve oğlunuzun izine düşmemde bana pek yardımcı olan bir rüyayı kısaca anlatmak isterim asil efendim. Saygıdeğer ev sahibem Pourette hanımefendinin, ölümün açıkça kol gezdiği bu karanlık şehrin nadir sağlıklı bir mahallesinin bu minyatür konutunda bana gösterdiği konukseverliği anlatmaya kalksam elimdeki sayfalar yetersiz kalacağından, sadece tek bir döşeği olduğundan bu döşeği benimle paylaşmak inceliğini gösterdiği gerçeğini siz sevgili efendime aktarıp gecenin ilerleyen saatlerinde beni içine çeken garip rüyayı anlatmaya girişeyim.

Güzeller güzeli ev sahibemin koynunda hiç de doğal olmadığını hissettiğim ama bir türlü engelleyemediğim bir ağırlığın etkisiyle kendimi karanlığın içinde bulmuştum ki, sokak kapısının dışından gelen gürültülerle içine kurulduğum beşik sallanmaya başladı. Hiçbir şey anlayamıyordum, koca beşiğin kenarından atlayıp kapıya yöneldim. Elimi tokmağa attığım sırada kendimi çürümüşlük kokan dar bir sokakta buldum. Çevremde gürültücü bir kalabalık vardı ve kulunuzu, neredeyse nefes almamı engelleyecek kadar sıkıştırmışlardı. Dizlerimin dermanı kesilinceye dek bu insan denizini yararak ilerlerken kulaklarımda çınlayan şaklamaların insanın kanını ürperten yankılarını siz efendime tasvir edebilecek kelime haznesine sahip olmayan belleğimi utançlardan utançlara sürüklüyorum. Sokak genişçe bir caddeye açıldığında hafifçe soluklanabildiğim bir anda, üzerimde dikişleri yırtılmak üzereymişçesine eski püskü gömleğim ve hatta yamanmaktan bir satranç tahtasına dönmüş pantolonumun kanla kaplı olduğunu farkettim. Üzerimdeki lekeleri çıkartmak istercesine gömleğime uzandım ama bir baktım ki, o da ne? Zavallı elcağızlarım da kan içinde. Birden korkuyla bağırmaya başlamışım;
“Nedir bu eller?
Koca Poseidon’un bütün denizleri
Yıkayabilir mi bu elleri? Yıkayamaz!
Ellerim kana boyar denizleri,
Kızıla çevirir sonsuz yeşil dalgaları.”

Ben bağırdıkça çevremdeki kalabalık açıldı ve artık bir caddede değil de bir meydanda olduğumu farkettim. Çevremdekiler de kafalarındaki kukuletalardan yüzlerini göremediğim, ellerindeki kırbaçlarla sırtlarını döven, oldukları yerde çılgınca sallanıp kendilerini yerlerden yerlere vuran adamlardı. Çevremde, “Flajelan, flajelan” diye bir fısıltı bir yükselip bir alçalıyordu. Ne yapacağımı bilemez bir halde ortalarda dolanırken meydanın merkezine kurulmuş yüksekçe bir platformun üzerindeki tanıdık figürün görüntüsü içimi ısıttı. Bir insan evladının ancak kendi öz kardeşine karşı duyabileceği büyüklükteki sevgimin hedefi, değerli beyzadem Laertes değil miydi o? Yüzündeki ağır oyuncu makyajına rağmen onu tanımamazlık edemezdim tabiidir ki! Tekrar bağırmaya, kendisine o değersiz sesimi duyurmaya çalıştım ama nafile, ah! Sesim kısılmış, gidivermişti. Beyzadem ne edeceğini bilemez bir halde bir o yana bir bu yana dolanırken, platformun önüne şaşkın bakışlarım altında saygıdeğer ev sahibem çıkıp gelmesin mi? Onun da elleri bendeniz kulunuzunki gibi kana bulanmıştı ve çevresini saran kalabalık onu, ardındaki bir kazığa bağlarken benim zavallı kısık bağırışlarımı kolayca bastıracak bir şekilde meydanı inletiyordu. Diyordu ki;
“Çık elimden korkunç leke, çık diyorum sana!
Bu bir… bu iki… Tamam: Haydi şimdi.
Cehennem ne karanlıkmış!
Nedir bu? Hep kirli mi kalacak bu eller?”

Kalabalık zavallı hanımımı kazığa yaslamayı başardığı sırada bir baktım ki aziz beyzadem platformdan inmiş gözden yitmekte. Atıldım ama ilerleyebilene aşk olsun, her adımımda meydandan biraz daha uzaklaşıyordum. İşte tam o anda Pourette hanımefendi son bir kez kurtuldu onu alıkoyan zorbalardan ve kara kızıl ellerini beyzademin gittiği yöne uzattı. Kan damlayan parmakların yolunu izleyen gözlerim yepyeni bir katedralin devasa silüeti ile karşılaştı. O da ne? Tüm asaletini yüzüne kat kat sürdüğü boyadan maskenin altına gizlemiş genç Thespian, bu çılgın kalabalığın dehşetengiz saldırılarından kurtulmak için o koca yapının içine sığınıyordu. Ayaklarım birden zincirlerinden kurtulurcasına rahatladı ve sevgili beyzademin peşine düştüm. Giderayak bana yol gösterdiği için müteşekkir olduğum sevgili ve saygıdeğer ev sahibeme döndüğümde kalabalığın onu direğe bağlamış olduğunu gördüm. Ya beyzademe yetişecek ya da hanımefendiye yardım edecektim. Hanımımla gözgöze geldik ve çılgın kalabalık, ellerindeki meşalelerle onu ateşe vermezden hemen önce kendisi bana;
“Git yat, git yat,
Haydi haydi, ver elini!
Olan oldu değişmez artık!” diye bağırıyordu. İrkilerek kendime geldim. Bir de baktım ki, halen yemek masasının başında ve sandalyeme kaykılmış bir haldeyim. Ev sahibem tam karşımda bana elini uzatmış ve beni çağırıyor,
“Gel yat artık, gel yat!”
-devam edecek-

Kapaktan başlamak istemiyordum ya, elde değilmiş… Bari deyivereyim de geçsin gitsin aklımdan. Bakıyorum da cumhuriyet gazetesi yaklaşık bir senedir aynı kapağı tekrar tekrar basıp duruyor. Yani arada çıkardıkları orijinal kapak, manşet ve reklamları görmezden geliyor değilim tabii, ellerine sağlık ve devam! Amma velakin yılın geri kalan 350 gününde sanki hergün tıpatıp aynı gazeteyi alıyorum. Ha, bunun tümüyle cumhuriyetin suçu olduğunu da düşünmüyorum: öylesine monoton, yüzeysel ve kendini tekrar eden bir iktidar ki karşısına aldığı, gazeteciler ne yapsın? İki üç gündür nette gezen Tarak Gazetesi videosunun (http://www.youtube.com/watch?v=_lQadUCXLtU ) yolundan gitmelerini öneriyor değilim tabii ama artık arada derede yeni bir soluğa izin vermenin vakti gelmedi mi sizce de?
Neyse gelelim bir meseleyi günler, haftalar ve hatta aylar boyunca her yönüyle inceleyebilme ve okunur kalitede yazıya aktarma konusunda bir usta Emre Kongar’a. Daha doğrusu ‘Madımak’a Devletin Refleksleri Açısından Bakmak’ yazısını okurken her gördüğümde beni şaşırtmaya devam eden bir fikrin orada da tekrarlandığını görmenin beni bu satırları karalamaya itişine… Sorunum ne bu saygıdeğer bilimadamı ne de yazısı, sadece şu satırların bende uyandırdığı düşünceler:
“Çağdaş devlet, demokratik, laik hukuk devleti, farklı nitelikteki insanlar kendi vatandaşları olduğu için…
Hepsine eşit davranır…
Aralarında ayrım yapmaz…
Özellikle de çoğunluğun sahip olduğu kimliklerden değişik niteliklere sahip olanlara ayrımcılık hiç yapmaz!
***
Tabii bu işin teorisi.
Pratikte ne yazık ki pek çok toplumda…
Diktatörlükle yönetilen ülkelerde…
Irkçı veya dinci totaliter rejimlerde…
Demokratik kültürü gelişmemiş toplumlarda:
Devletler ve iktidarlar her türlü ayrımcılığı yapar…
Özellikle azınlıktaki vatandaşlarına baskı uygularlar.”
Güzel hoş ve doğru, ellerine sağlık. Burada takıldığım nokta şudur:
Yukardaki genelleme, dünyada -Emre beyin deyişiyle- ‘demokratik kültürü’ gelişmiş ve ayrımcılık yapmayan toplumların olduğu duygusunu oluşturuyor. Dediğim gibi bu sadece bu yazıya özel değil konuyu inceleyen her yazar neredeyse bunun karbon kopyası genellemeler yapıyor. İyi de neden yapıyorlar?
Bugün en iddialı demokrasi örneği ABD, zenci bir başkan seçtiği için vatandaşları arasında ayrım yapmıyor mu oldu? Bu konuya döneceğim ama yeri gelmişken şunu yazmalıyım; ülkemizde, kürt kökenini açıkça dile getirmiş olan Turgu Özal, 1983’ten 89’a başbakanlık ve 89’dan 93 yılına dek de cumhurbaşkanlığı yapmıştır. ‘Amerika zenci başkan seçtiğine göre ayrımcılık yapıyor olamaz, Türkiye kürt cumhurbaşkanı da seçse ayrımcıdır!’ Bu bakış açısının durumu ne?
2007 yılı sonbahar ve kış aylarını bir iş dolayısıyla gittiğim New York şehrinde geçirdim. Sokak sokak yürümeyi, metroya binmeyi çok sevdiğim için özellikle manhattan adasının altını üstüne getirdim diyebilirim. Dünya ekonomisinin başkenti olduğu iddia edilen bu görkemli şehrin her metrekaresinde gördüğünüz en dikkat çekici şey, zor ve pis işleri sadece azınlıkların yaptığıdır! İki mevsim boyunca değil çöpçülük, araçsız trafik polisliği yapan tek bir beyaz anglosakson protestan göremediğimi açıkça belirtmeliyim. Orta ya da ufak ölçekli işletmelerde garsonluk, tezgahtarlık, metroda bilet satışı, havaalanında yer hizmetlerinin çoğunluğu v.s. v.s. bunların tümü ve daha çoğu azınlıkların işi. Amerikan rüyasının sokaklardan taşmakta olan evsizleri meselesine hiç girmeyelim.
Hanımlar ve beyler, “Demokrasinin asil ve hatta ilahi koruyucusu!” ABD ayrımcılığın allahını yapıyor ve yapmaya da devam edecek. Avrupa ülkelerinde farklı kökenleri dolayısıyla ayrımcılığa uğrayanları örneklemeye kalksak sayfalara sığmaz. Özellikle son dönemde avrupa’da tekrar yükselişe geçen ırkçılık dünyanın gözü önünde büyümekte. O yüzden ayrımcılık konusu dile getirilirken lütfen ama lütfen sözde ‘gelişmiş ülkeler’ bu genellemelerin dışında bırakılmasın. Pratikte, idealimizideki eşitliğin dünyanın hiçbir yerinde olmadığını kabul edelim artık. (Oh! yazdım rahatladım)
Sonra sayfaları çeviriyorum ve bir başlık: “Bir zamanlar istifa erdemdi” 1946 yılında yolsuzluk dedikoduları üzerine istifa eden ve yargılama sonunda aklanan bir bakanın hikayesi ile Zahid Akman’ın karşılaştırılması kıvamında bir haber. Yahu sonunda aklanacağını bilse Akman da istifa etmez mi? Eder ne var ki… Ama yargıyı daha o kadar derinden ele geçiremediler, az bir sabredin! Yani şimdi rtük başkanını, zamanında suçsuzluğunun kanıtlanması ve onurunun kurtulması amacıyla istifa etmiş bir insan ile karşılaştırmanın mantığı nedir? Bu ne naiflik yahu! İlahi cumhuriyet.
Aman beni kimse yanlış anlamasın, bunlar kendi içimde uyananların ekrandaki dışavurumu sadece… yoksa ülkemizde adına gazete denebilecek nadir bir yapı cumhuriyet. Keyifle okuyor herkese öneriyorum.