Ezop’un 7 Kocalı Hürmüz’ü (yaşama sevincimi elimden nasıl aldı?)

Sinema, tiyatro sahnesinde oynayan oyuncuların karşısına bir kamera koyup bunu kaydetmek değildir. Nasıl tiyatro’nun bir sahne düzeni, kullanımı, kendine has oyunculuk kuralları, provası, uzun lafın kısası dramaturjisi varsa; sinemanın da kendine has bir yapısı vardır. Bu iki sanat dalının görüntü ve ses kullanımı yoluyla bize ulaşması ve bazı malzemelerinin ortak olması aynı olduklarını göstermez, göstermemektedir; benzer bile değillerdir. Eğer sinema okusanız ilk derste bunu öğrenmenizde fayda vardır, yoksa Ezop’un düştüğü hataya tekrar tekrar düşersiniz.

7 Kocalı Hürmüz(7KH) örneğinde açıkça görülebileceği gibi profesyoneller bile zaman zaman bu tuzağa düşmektedir. Önceki filmlerini keyifle izlediğimiz, kendine has bir anlatımı oturtma yolunda ilerleyen bir sinemacı olarak görüyorum Ezel Akay’ı. Tabii son filmi hariç!

Sinema tarihinin en koyu gölgelerine sığınması ve en kısa sürede unutulması gereken bir proje olmuş 7KH. Tabii Ezop’un asla unutmamasında fayda var ki bir daha tekrar etmesin.

Tiyatro tek bir bakış açısından gözlenebilen bir sanat dalı iken sinema, bakış açısı zenginidir. Sizler yerinizde otururken kamera 365 derece gezinebilir. Oyuncunun gözbebeğinden hızla uzaklaşıp güneş sistemimize açılabilir, oradan geri dönüp mikroskopik boyularda bir gezintiye çıkabilirsiniz. Gözünüzü açıp kapayana dek dünyanın bir ucundan diğerine gidebilir, o bölgenin yerlileri ile muhatap olabilirsiniz. Bir tek bu fark dahi bir filmi, film yapmaya yetebilir. Oysa 7KH’de Ezop tiyatroya duyduğu sevginin kurbanı olmuş. Ama doğrusu bu filmi, filme alınmış bir tiyatro eseri olarak da izlesek yine başarılı bir ürün olmadığını açıkça görebiliriz.

Ülkenin en önemli oyuncularından bir kısmı ve popüler kültürün başarılı figürlerini bir projede bir araya getirdikten sonra bu oyuncu potansiyeli ancak bu kadar kötü kullanılabilir. Yazar sanki 7KH’ün hikayesini kulaktan dolma duymuş, özensizce kağıda aktarmış, Ezop da sorgusuz sualsiz peliküle yakmış! Nasıl edebiyatın anlatım dilini kelimeler oluşturursa sinemanınkini de temelde ışık, ses, kurgu ve oyuncular oluşturur. 7KH noktalama işaretleri unutulmuş bir cümleye benziyor! Ezop elindeki malzemeyi olabildiğine kötü kullanmış. Tek boyutlu bir bakış açısı, projenin temposunu tutturamamış müzik kullanımı, sinemanın iç mantığına uyum sağlayamamış, karikatürize oyunculuklar ve birbirini takip etmekte zorlanan, bağlantı kurmayı sadece seyircinin hayalgücüne bırakmış bir kurgu! (sanki 7KH’ü herkes bilmek durumundaymış gibi bir muamele)

Bu noktada iki hata var birincisi 7KH bilmeyen birisi filmdeki bağlantıları kurmakla mı uğraşsın yoksa hikayeyi mi izlesin? Sanki kaba bir özet geçiliyor hikayeye. İkinci hata ise 7KH’ü bilenlerin bilgisine bunca yaslanma çabası. Oysa bu keyifli tiyatro eserini bilenler, hele bir de Ayten Gökçer’i izlemişler ise Ezop’un bu yaptığını anlayış yetenekleri ve kültürel altyapılarına bir saldırı olarak görebilirler.

Ne başroldeki popüler kızımız gibi arkadaşları ne de filme dahil olmuş gerçek oyuncuları eleştirmek pek mümkün değil doğrusu. Son ürüne baktığımızda meselenin tüm sorumluluğu Ezop’un omuzlarına çöküyor. Oyuncu malzemesini bu kadar yanlış kullanmak yönetmenin suçudur. Ama zaten baştan beri anlattığım gibi neyi doğru kullanmış ki bunu doğru kullansın?

Sahne sahne özel bir eleştiri yapmayacağım fakat şunu söylemeden de geçemeyeceğim: En sonda köşk yangını sırasında herkesin kapılardan fırladığı, merdivenlerden indiği ve yerlerde yuvarlandığı sahnenin durumu nedir? Vodvilin temel taşlarından biri olan o karışıklıklar komedisi, açılan kapılar, kapanan kapılar, birbirini görmemesi gerekenlerin saniye farkıyla birbirlerini kaçırması v.s. doğru yapıldığında tek başına bir komedi unsurudur. Ama hesapsızca, umursamazca yapılırsa işte Ezop’un 7KH’ün sonunda yaptığına benzer. Bu sahnenin iyi bir örneğini, nasıl doğru yapılacağını görmek isteyenlere tavsiyem, Peter Bogdanovich yönetmenliğinde, Michael Caine, Christopher Reeve ve daha pek çok ünlü oyuncunun rol aldığı ‘Noises Off’ filmini seyretmeleri olacaktır.

Paranızı 7KH’e harcamayın, emin olun yan salonda daha iyi bir film oynuyor. İyi seyirler…

3 Balık 3 İzlenim

seafoodplatterLUCA

Haydi bugün de klasik bir Pazar yazısı yazmaya kalkışayım… mı? Ortalamaya göre uzun görünüyor yazı ama sofra muhabbetinin de tadından yenmez.

Ankaralılar bilir ya tahmin ediyorum ki İstanbul da dahil olmak üzere pek çok ilimizde de duyulmuş olması muhtemel bir Park caddesi var, Ankara, Ümitköy civarında. Neyse benim konum şimdilik Cadde değil. Caddenin trafik lambalarının olduğu tarafında, girişine yakın bir noktada bir restorandan bahsetmek istedim bu Pazar. Girit Balıkçısı (GB).

Ama kısa bir girizgah yapayım önce. Beni bilenler bilir, yaşamak için yiyenlerden değil, yemek için yaşayanlardanım. Yeni çanta ve ayakkabı peşinde koşan hanımefendiler benzeri bendeniz de yeni lezzetlerin peşindeyimdir, buldum mu yerim. Yanlış anlaşılmasın, eski lezzetlere de saygıda kusur etmem, kendilerini düzenli olarak ziyaret eder, ellerinden öperim. Ama dün akşam Girit Balıkçısı’na misafir olmam, ne genel lezzet arayışım ne de geçmişe duyduğum saygının sonucuydu.

Bir dizi ufak tesadüf sonucu iyi bir çorba içmek ümidiyle gezinirken karşımıza çıkan ilk restorandı GB. Neyse uzatmayayım hoş bir bina, bahçe, hoş bir logo derken kendimizi içerde bulduk.

Balık çorbaları var mıydı?

Evet, tabii, buyrun…

Güzel ışıklandırma, temiz ve nezih sunum. Haydi bakalım! Cumartesi gecesi saat sekizde rezervasyonsuz yer bulmak beni biraz şaşırtmıştı ya o an için buna pek takılmadım. Servis iyiydi, dakikti. Ortam biraz kalabalıklaşınca son duble rakı bir türlü gelemedi ya, o kadar olurdu. Rakı biter bitmez önceden alınan kahve siparişim hazırdı, eh! fena değil dedim içimden. Lezzete gelirsem, doğrusu övgüye değer, öne çıkmayı başaran tek bir tabak yoktu. Ortalama mezeler, ortalama bir çorba ve ortalama balık. Mezelerin porsiyonu doğruydu ki bu önemli, fakat balığın porsiyonu ufak tutularak bu başarı da gölgelenmiş oldu. Ama doğrusu hiçbir şey bizi gelen hesaba hazırlayamazdı! GB’de adisyona yenilenlerin ve fiyatlarının eklenmesi gibi “modası geçmiş”(!) bir uygulamaya kimse yüz vermiyor gördüğüm kadarıyla. Boş bir adisyonun arkasına doğrudan almak istedikleri ücreti yerleştiriveriyorlar. Onlar ne yediğimi ve birim ücreti bana vermediler ama ben size ne yendiğini anlatacağım ki, bir fikriniz olsun.

Önden sos kabında girit pilavı siz istemeden gelip tabağınıza yerleşiyor ki -ben adisyonu göremediğimden emin olamıyorum ya- bu iki tatlı kaşığı pilavın ikram olduğunu varsayıyor insan. Antre:1 balık çorbası, İçmek için: 1 adet 20’lik Yeni Rakı, mezeler: Ahtapot, deniz yeşillikleri, tarator, deniz börülcesi ve tek beyaz peynir. Ara sıcak: Izgara Kalamar. Ana yemek: 1 porsiyon Tekir, ikram olduğu belirtilen mini meyve tabağı ve 1 adet orta şekerli kahve.

Gördüğünüz gibi benim gibi iştahlı birinin bir öğünde keyifle tüketebileceği doyurucu bir menü ile karşı karşıyayız. Peki güzel Ankara’mızda bu menü karşılığında olası ücret ne olmalıdır sizce? Sizi bilmem ama ben sadece düzgün bir servise karşılık bahşiş vermeyi görev saydığımdan, bahşişi dahil ettiğimde cebimden 200 liranın çıktığını görünce kendimi toplamakta zorlandım! Masa da iki kişiydik ama sadece bir kişilik yemek yedik ve net 183 lira hesap geldi. Gerisini siz düşünün, tatlı yemediğime sevineceğim aklımdan bile geçmezdi doğrusu…

Bundan sonra Girit Balıkçısı’na gitmek sizin kişisel sorumluluğunuzda, uyarmadın demeyin!

meze

Neyse sizleri Pazar Pazar bu korku filmiyle başbaşa bırakıp gidecek değilim. Benzer bir menü ile farklı bir sonucu paylaşmak isterim.

Çankaya, Abdullah Cevdet Sokağın başında ufak ve keyifli bir başka balıkçıya gidelim bu sefer. Gelidonya Feneri. İnsanı şehrin kalabalığından tek hamlede koparıp alan minik bahçesi, Ege/Akdeniz kıyılarının klasik meyhanelerini anımsatan ama salaşlıktan uzak durmayı da bilmiş dekorasyonuyla, insanı kollarını açarak karşılayan bir mekan Gelidonya Feneri. Servisin mükemmel olmasının önündeki tek engel, mekanın darlığı. Bu, dolu bir akşamda zamanlamayı ufaktan aksatıyor fakat ciddi bir sıkıntı da yaratmıyor doğrusu. Müziği ile diğer ege mutfaklarından ayırt edilecek bir yanı olmasa da meyhane havasını yaşatmaya yetiyor.

Bu sefer önden içilen bir çorba yok. Mutfağın önündeki vitrinden seçiyor(bu, ege mutfağının çok hoş bir töreni bana kalırsa) ve doğrudan mezelere yumuluyoruz. İki kişi için, deniz börülcesi, beyaz peynir, girit ezme, közlenmiş kırmızı biber ve kabak çiçeği dolması ile başlıyoruz yemeğe. Bu noktada ikinci ufak problemle karşı karşıya kalıyoruz: Meze porsiyonu ufak! Ama lezzetler ortalamanın üzerinde olduğundan buna pek de takılmıyoruz. Tabii yemeğe, bir 20’lik rakı eşlik ediyor her zaman olduğu gibi. Mezelerin ardından 2 porsiyon tekir yeniyor ki GB porsiyonundan en fazla bir balık daha büyük olsa da pişirilmesindeki başarı ile alkışı hakediyor Gelidonya Feneri. Yemeğin üzerine güveçte eritilmiş helva ile tatlıya olan açlığımız da giderilip üzerine yine bir adet orta şekerli kahve içiliyor. Bu sefer hesap gerçekten iki kişilik bir yemek için 100 lira geliyor. Evet, Ankara’mız için bu da kallavi bir rakam ya, ben GB’den sonra yakınmayı bıraktım. Paramı denkleştirdiğimde Gelidonya Fenerine tekrar tekrar gitmek isterim doğrusu, GB’nin aksine!

ege akdeniz sofra

Son olarak da gelelim Ankara’nın en iyisine. Bilenler bilir, Ankara’da meze de balık da Trilye’de yenir! Tabii bütçeye uydurabilirseniz. Fakat doğrusu üstte anlattığım maceranın ardından Trilye’nin pahalı bir restoran olduğunu söylemekten vazgeçmeyi planlıyorum, çünkü kıyas kabul etmez. Yiyeceğiniz her mezenin yeni bir lezzet fırtınası olacağını şimdiden garanti edebilirim doğrusu. Bildiğiniz favayı mesela gidin bir de orada deneyin… aman! Neyse, yine iki kişi, yine önden 4-5 çeşit meze. Oraya özel, balık pastırması ayrıca tadılmaya değer. Porsiyonlar kesinlikle tam da olması gereken oranda. Ana yemek, 1 tekir ve 1 levrek ızgara. Porsiyon, yine doyurucu. Ardından 1 kişilik sufle ve orta şekerli kahve. Bunların yanında servisi atlamamak gerek. Trilye’de hangi masaya oturursanız oturun servis mükemmel. Zamanlaması ve tarzı ile 1 numara. Yemeği takiben narenciye kasası üzerinden yüzünüze oksijen üflenmesi ve sıvı nitrojende dondurulan sorbe fantazileriniz de tatmin edilebiliyor! 120 TL.

İşte 2009 yılı içinde yediğim 3 balığın hikayeleridir bu. Cümlemize Afiyet Olsun!

Hiç duyulmamış Yorumlu haber

2804

Çiçeği burnunda haber ajansımızın ilk haberini kaçırmayın!

http://demokan.wordpress.com/hgogoha/

Muhalif Bakış Üzerine

göz

Ülkemizdeki güç dağılımının son kertede aldığı şekil dolayısıyla: kolluk kuvvetleri ve hukuk sisteminin iktidarın elinde oyuncak olması, kişisel çıkar peşindeki kiralık grupların yine iktidar (burada bahsedilen ülkemiz yönetiminde görünen/gösterilen grup/partinin pek üstünde bir yapılanmadır) tarafından iyi beslenmesi sonucu, etkili muhalif sesler bir elin parmakları kadar kalmıştır.

Çoğunluğu ellili ve altmışlı yıllardan beri sol tandanslı bir yapılanmanın savunucusu olmuş ve günün koşulları değişince görüşlerini pazara çıkarmamış, önceden söylediklerini değiştirmemiş bir grup insan.  İyi niyetli bir çabayla, muhalefetlerini sürdürmekteler. Ne kadar zamanları kaldığı ise muğlak; hem hükümet baskısındaki yoğun artış hem de artık yaşlanmış olmaları somut gerçeği dolayısıyla! Neyse demeye getirdiğim şudur; sürdürülen “iyi niyetli” muhalefet çabası devrimizde tümüyle manasını yitirmiştir.

Derdimi şu başlıklarla özetlemeye çalışayım: “Ülkenin iyiliğini düşünmek gerekir…”, “Tarih yapılan yanlışları yargılayacaktır…”, “Şu an uygulanan politikaların halkın zararına olduğu görülürse…” v.s v.s. Muhalefet işte bu temel başlıklar altında sürdürülüyor. İktidarın yaptığı “yanlışları” görmesi umudu taşıyan mesajlar birbiri ardına her gün yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor.

İşte ben de tam bu noktada bir hata yapıldığını düşünüyorum. Nafile bir çaba söz konusu. Bu bakış açısına göre; bilinçlendirilmesi gereken, yanlışlar içinde boğulan iktidarmış gibi bir görüntü doğuyor ve bu insanımızda bir yabancılaşmaya yol açıyor. En azından okuyan, yazan, düşünen kesimlerde. Öyle bir durum oluşuyor ki sanki iktidar hatalarının farkına varırsa işler yoluna girecek. Bu koşulda bir şeyleri değiştirme erki bireylerin, halkın elinden alınıyor ve yine o “yanlış”lar içindeki iktidarın kucağına konuluyor!

Peki iktidar bu konuda ne düşünüyor? Yani göz göre göre yanlış mı yapıyor? Eğer bakış açımızı değiştirip bir an için günümüz iktidarının gözlerinden olaylara bakmaya çalışırsak ne göreceğiz? Emin olun tüm yapılanların “doğru” olduğunu!

Yani bugün sürdürülen ve kırk elli yıllık bir geçmişin meyvesi muhalif bakış açısı, tüm yaptıklarının doğru olduğunu “bilen” bir iktidarı, “yanlış” yaptığına ikna etme çabasında. Bu yolda bireyler de(istemsizce de olsa) bu bakış açısının kurbanı olarak sırtına yüklenmiş ve onu ezmekte olan “bir şeyler yapmak gerek” sorumluluğundan arındırılıyor.

Artık bu yanlış görülmeli, araştırılmalı, incelenmeli ve günümüzde geçerliliğini yitirmiş bu muhalefet yapısı kökten değiştirilmelidir.

86. Yıldayız…

akp3

Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Özellikle dini bayramlarda cep telefonuma hazır mesajları bir tuşla göndermeyi görev bilen ahbaplarımın bayramı kutlu olsun. Bugün hiç mesaj almadım. Oysa o bayram günlerini kutlayabilmenizi sağlayan esas bayram bugünken en çok mesajı da bugün almayı beklerdim. Cumhuriyet kurulmamış olaydı da, İngiliz’in, Yunan’ın, Fransızın, İtalyan’ın ne bileyim Ermeni’nin yönetimi altında olsaydı bu ülke, ‘kurbandı, şekerdi’ bayram kalır mıydı sizce?

1923 yılında bu cumhuriyet kurulmasaydı eğer, Tayyipler’in, Apo’ların, Fetoşlar’ın sömürebileceği bir din kalır mıydı bu topraklar üzerinde?

Cumhuriyet Gazetesi soruyor günlerdir, ‘Neyi Kutluyoruz?’ diye… Bu soruya bir cevabı olan var mı, bugünlerde? Gençliğe Hitabe’nin 82 sene evvelden seslendiği günde yaşıyoruz hanımlar ve beyler! Son model cep telefonlarınızla, 3g’ler, vızz lar jetler ile bayram mesajı atmaktan, e-posta ile fıkra yollamaktan, facebook’ta tayyip videoları paylaşmaktan öte ne yapıyorsunuz? Hazır net’e bağlanmışken girin bakın, gittigidiyor’da 3 kuruşa satılıyor bu cumhuriyet!

Hak kalmadı, hukuk hiç olmadı, terör bayram ediyor, dini sömürenler ülkenin yönetiminde, polis halkın elinden bayrak topluyor, bilim adamları, yazarlar, aydınlar hapislerde sebepsiz yere çürüyor… yakında o son model arabaları, likit kristal ekranları, ay fonları alamaz olduğunuzda mı ayılacaksınız acaba?

Boşverin, İkea her yere açtı bir Ankara’ya açmadı, ne yapsak?

‘Söz’e Özgürlük Tanımayanın Yazar Olduğu Ülkeden Mektup Var!

sozluk

(O anki sinirimden, doğal zihin akışımda yazdığım bu yazıyı anlamayan sevdiklerim olmuş, O yüzden başa daha net açıklayayım bu yazı neyle ilgili: Bir köşe yazısında adını anımsamadığım bir yazar “…gerçekçilik kisvesi altında, ağıza alınmayacak sözler kullanarak yazan, genç yazarlardan bahsetmiş. Bence de ağıza alınmayacak söz olmadığını bu bakış açısının darlığı, üstüne sinmiş gericilik ve cehalet kokusunu belirtmek isteyerek aşağıdaki yazıyı kaleme aldım. Sevgiler :) )

Geçen yine bir köşeden yazana denk geldim de paylaşayım dedim. Şu an yaptığımı yaptığından eleştirerek başlamak istiyorum bu karakteri, alıntı yaparak yazının üç’te birini dolduruvermiş. Haa ben sırf alıntı yapacak lafı o kadar uzatmayacağım o ayrı. Cumhuriyet kitap ekinden yaptığı alıntı mıydı tüylerimi diken diken eden kendi yorumu muydu bunu bile hatırlamak istemiyorum o yüzden ne isim veririm ne de soyad!

“Ağza alınmayacak sözler”i gerçekçilik kisvesi altında yazan pek çok “genç”(bu neden önemlidir o ayrı bir tartışma konusu) yazar varmış, onlardan dert yanıyor köşeden yazanımız!

Söz nedir? Sözcük, nedir? Siz bunu düşünürken ben yazımı sürdüreyim. “Ağza alınmayacak” pek çok şey vardır! (ilk aklınıza gelenler de hiç “ağza alınmayacak” gibi dursa da aslında en çok ağza alınanlardır ki pek çokları o sayede yazacak köşelere konuşlanır!) Bunları burda saymaya kalksam yazı bitmez, ama onca şeyin arasına ’söz’ü koymak aklıma gelmez doğrusu.

Bu güzelim terimimizin mantık hatasını anlatmaya başlayacak değilim, ama sözcük ağızdan olsa olsa verilir öncelikle. Öyle doğar.

Bir adım ileri gidersem “genç” yazarlar çerçevesini çizdiğinizde, bu kişilerin kelimeyi klavye ve kalemleri yoluyla kullandığı, ağızlarına -tövbe de- almadığını, bu yüzden bu suçtan da hükümlü olamayacaklarını belirtelim. Onlar yazdı diye kimsenin de bu kelimeleri “ağzına alması” gerekliliği olmadığı sanırım bu noktada apaçık ortadadır.

Tüm bu terimsel geyiği bir kenara bırakırsak, söz söylenmek için vardır ve bir adım daha ileri gidersem söylendiği için vardır. Yani ağza alınmayacak olsa zaten var olamaz o vakit de köşeden yazanlara malzeme çıkmaz, yazılarının çoğunu başkalarından yaptıkları alıntılarla doldurup yazdıkları üç satırın karşılığı olarak para kazanmayı sürdüremezler! Eğer hayatta karşılığı var ise vardır bir söz ve ağzımıza almaz isek konuşamaz, yazamaz, iletişim kuramayız.

Köşeden yazanımız “sıçtığında” çıkana “bok” demiyor ise ne diyor? “Kaka” derse eğer üç-dört yaş kıvamında sürdürdüğü düşünsel hayatında, “bok”u kokmuyor mu pek merak ettim doğrusu?

Uyanın hanımlar, beyler ve diğerleri, özgürlük “sözgürlük” ile başlar!

İnanıyorum, çünkü inanmamak kurşun gibi olmaktır, yüzükoyun ve kaskatı yatmaktır, sonsuza kadar hareketsiz, çürüyüp giderek… *

adam

“Adam” hesapta, ilk insanmış! Varsayalım gerçekten ilk insanın bir adı olmuş olsun ve o da adam olsun. Peki ama bilgi, araştırma, inceleme yollarıyla ulaşılan sonuçları göz önüne alırsak ilk insan ne kadar insandı? Kendinden üstün bir varlığın bilgisine haiz, bunu anlamlandırmaya vakit bulabilecek, daha doğrusu bunca katmanlı düşünebilecek bir beyne dahi sahip miydi? Değil ki Allah’ın varlığını özümsesin ve çevresine -ki; çevrede varsayımsal bir havva’dan başkası yok o sıralar- yayabilsin. Konuşabilir miydi mesela, somut bilgilere dayanırsak?

Kardeşim nerden çıkartıyorsun şimdi bunları Allah’ı mallahı karıştırıyorsun, kafir misin nesin?

Sustum…

Susa susa gelmedik mi bugünlere biz?

Bugün dedim de, ülkeye ‘başından bakan’, kendine işsizim diye feryat edenleri de karga tulumba ettirmeye başlamış duyduğuma göre. Sonra da bazıları provokasyon için geliyor buraya deme cüretini göstermiş her zamanki aymazlığı ile… şu ülkede buna birileri “Bre densiz, işsizler provokatör ise o işsizleri sen yarattın!” diyemiyor ya ona yanarım. İlk ikizlerin çapraz döllenmesi projesinin** meyvesi bir ırkın torunlarından daha iyisini beklemek manasız mı oluyor ben ona bir mana veremiyorum…

Bak yine ne diyor? Yanacan sen yanacan!

Sustum…

Nasıl gelmiştik bugünlere?

Stanford’lu en bir ünlü ekonomistin son projesine göre ülkelerde gelişmenin yolu; o ülkenin genel kurallarından bağımsız, kendi kurallarına göre işleyen şehirlerin oluşmasından geçiyormuş. Hong Kong örneği dersem sanırım herkes işin özünü anlar. Tabii bu aklımıza ilk olarak sömürgeleştirmeyi getireceğinden ünlü ekonomist hemen diyor ki; kendimizi böyle korkularla sınırlamamalıyız, sömürgeciliğin insana verdiği zararlar bu sistemde olmayacak, yani bu düzende sömürü olmayacak diyor! Hem yeni iş alanları açılacak hem de birer birer, şehir şehir uygarlaşılacak, zenginleşilecek. Bu düşünce “Amerika”nın da aklına yatmışsa eğer (ekonomistimizin sistemin bir yumurtlaması olduğunu geçelim) gün gelir açılım maçılım ayağına şehir şehir özerk bölgeler, kendi yönetimleri olan alanlar diye diye pastadan payını almaya başlamaz mı? Başlar mı?

Bak şimdi de yüce AKP, ay pardon ak partiye, dil uzatıyormuşsun gibi geldi bana, etö’cümüsün sen, adresini ver bakiim, yarın sabah 6 gibi uğrayacak bizim arkadaşlar, ona göre!

Sustum, sustuk, sus!

*Henry Miller, Seksus

** http://eliflamraa.wordpress.com/2006/12/18/hzadem-ve-hzhavvanin-cocuklari-neden-evlenmis/

Kulunuz Reynaldo’nun akla hayale sığmaz maceraları 6

araba

15.Ekim.1348

Fakir benliğimin besin kaynağı efendim,

Bunca zamanın ardından ilk mektubuma, kulunuz bendenizin uzunca bir süredir kağıt ve mürekkebe sarılamayışımın oldukça haklı sebepleri olduğunu belirterek başlamak isterim. Kalbimin mücevheri beyzademin izinde Notre Damme Katedrali yollarında başıma gelenleri anlatmaya devam etmeden önce, yolculuk sırasında başıma gelen ve mektuplarıma ara vermeme yol açan bir yandan talihsiz görünse de diğer yandan talihin bizlere gösterdiği pek çok farklı yüzü olduğunu kanıtlarcasına, beyzademin kaybetmek üzere olmaktan korktuğum izini tekrar bulmamı sağlayan bir karşılaşmadan kısaca bahsetmeden geçemeyeceğim.

Bundan on iki gün kadar önce hiçliğin ortasında arabamızın ilerleyişi, yola tesadüfi olarak yıkılmış gibi görünen bir kütük dolayısıyla kesildiğinde, arabacım da ben de bir an sonra olacaklara hiç de hazırlıklı değildik. Tam kağıdım ve mürekkebimden ayrılmış, arabacıma yardımcı olmak için kütüğün bir ucuna el atmıştım ki, kütüğün tam orta noktasına saplanan bir okla ikimiz de hareketsiz kaldık. Ne olduğunu anlamamıza vakit bulamadan orman mahlukatlarının her tarafımızdan yükselen  sırt ürpertici sesleri,ormanın doğal çalı çırpı hışırtılarını bastırıverdi. O sırada bendeniz kendisi yanımda olmasa oralara dahi gelemeyeceğim, çok sevgili arabacımı olası ikinci bir okun hedefi olmaktan korumak amacıyla ileri atıldığımda, kütüğün önüme uzanmış arsız dallarınından birine takılıp yüzüstü kapaklandığımdan olan bitene çok vakıf olamadım ya, arabacımın dediğine göre o an ayaklanan orman değilmiş ya üzerlerine çalı çırpıları otları, dalları bağlamış bir grup adammış.

Ellerinde okları ve kargılarıyla bizleri tehdit ede ede arabamızla beraber bir yol olduğu bile anlaşılmayan daracık bir patikadan, kamplarına sürüklediler. O güne dek denk geldiğim en vahşi görünüşlü, her yanları çalı çırpı ve daha da önemlisi gözleri hariç tüm bedenleri sanki bir kürk gibi kıllarla kaplı bu adamların keskin bakışları altında arabacım tir tir titremeye başlamışken bendeniz aralarında geçen iki üç kelimelik konuşmalarına dikkat kesilmiş, dediklerini kavramaya çalışıyordum. Bunca yıllık değersiz varlığımı katlanılır kılan, mutluluk melodim, ruhumun gıdası saygıdeğer efendim; tüm çocukluk yıllarımız boyunca ben kulunuzu değerli beyzadem Laertes’ten ayrı tutmayıp verdiğiniz onca eğitime layık olduğumu kanıtlama çabasıyla yaşadığımı en iyi bilen sizsiniz. Sayenizde bu barbar memleket boyunca dahi anlaşamadığım, dilini kültürünü bilmediğim kimselerle karşılaşmadım doğrusu… kulunuz olarak varlığınıza tekrar tekrar duacı olduğumun altını çizmek isterim. İşte bu hiç tanımadığım orman adamlarının neler dediğini de ağır aksanlarına alışır alışmaz anlamaya başladım. Buraların nadir bir lehçesini o kıllı dudaklarının arasında çiğneye çiğneye katletseler dahi onlara derdimi anlatabileceğim bir konuma gelemem yaklaşık bir günümü aldı. O sürede bizi tutsak edip, saygıdeğer efendimin bendenize emanet ettiği tüm varlığa el koymuşlardı bile. Derme çatma bir kulübede kilit altında geçirdiğimiz o ilk gece,b ir köşeye büzüşüp kalan sevgili arabacım da eminim bendenizin, yanında güven veren varlığıma çok seferler duacı olmuştur.

roben

Ertesi gün bu kıllı vahşiler,  güneşin ormanın bunca içlerine ulaşabilen ilk ışıkları üzerimize vurmaksızın bizleri kulübeden çıkartıp kampın kayalıklara yakın, iç kısımlarında diğerlerine oranla daha bir özenle inşa edildiği –o yapışkan alacakaranlıkta dahi- göze çarpan bir başka kulübeye götürdüler. Bu zavallı orman çetesinin fakirliği, bilgi ve görgü eksiği ilk olarak orada dikkatimi çekti. Kısa ömürlü meşalelerle aydınlatmaya çalıştıkları kulübe, kulunuza çok ilkel bir yaşlılar konseyini anısatan bir gruba ev sahipliği yapıyordu. Konuşmaların gelişiminden bir çeşit mahkemeye çıkarıldığımızı ve bendeniz ve arabacımın kaderi üzerine karar vermeye çalıştıklarını kavramıştım. Konseyin başkanı olduğu her halinden belli olan adam ise tüm diğerlerine tezat devasa, genç bir barbardı. Konuşmaların uygun bir anını yakalayıp konuşmaya dahil olmamla birlikte kaderim de onların elinden yavaş yavaş tekrar kendiminkine dönmeye başlamıştı bile saygıdeğer efendim.

Dillerinin en nazik aksanını kullanarak kelamımı bu ilkel adamlara, ağır ağır anlattım. Hatta daha dillerini konuşabiliyor olmamım şaşkınlığını atamamışlarken, izin isteyip, o kulübedeki malzemeleri kullanarak onlara daha uzun sürelerle ve çok daha parlak yanan bir meşalenin nasıl yapıldığını da göstererek saygılarını kazandım. Gün ortasına gelindiğinde tutsak konumundan çıkmış, konukları olmuştuk bile saygıdeğer efendim. Liderlerinin adı Roben Erdő olan bu çete, ormanın derinlerinde yaşayan bir kaç fakir köyün gençlerinden oluşmuştu. Buralarda yol kesip sadece varlıklı, asil hedefler seçiyor. Aldıkları ile de fakir köylüye yardım ediyorlardı. Hırsızlığın ne adi bir iş olduğunu bilsem de buraların bunca ilkel kalmasının sebebi bölge zenginlerine karşı böylesine ayaklanmış Erdő çetesinin yaptıkları kendi içinde bendenize etkileyici ve hatta mazur görülebilir geldi efendiciğim. clearingUzun lafın kısası, hem en kısa sürede yola düşüp, beyzademe ulaşabilmem hem de soygun sırasında çetenin el koyduğu paraları geri alabilmem umuduyla, bilgim ve görgüm dahilinde onlara olabildiğince yardımcı ve destek olmaya gönüllü oldum. Su sıkıntısı çeken kampa su getirmekten tutun da av etlerini uzun süre saklamalarını sağlayacak tariflere dek her bildiğimi onlara aktardım. Bu sırada benimle arkadaşlık kuran Roben de üstün okçuluk kabiliyeti ile bana eğitim vermeye çalıştıysa da doğrusu okçuluğumda herhangi bir gelişme kaydedebildiğimi söylemek yalan olur efendiciğim. Yayı bir türlü doğru tutmayı beceremediğimi söyleyip, iki adet sol kolum olduğuna dair bir espri yapan Roben ve adamları benim okçuluk çabalarıma doğrusu çok eğlendiler.

İşte efendiciğim, böylece geçen yaklaşık iki haftanın ardından arabacım, ben ve mallarımızla tekrar yola düşmeyi becerdik. Bunca zaman kaybının ardından işin en güzel tarafı ise şu; hikayemi anlatıp sevgili beyzademin peşindeki koşturmacamı dillendirdiğimde Roben bana çok önemli bir bilgi verdi. Bendeniz, Erdő çetesi yolumuzu kesmezden önce ormanın derinlerinde kör bir yarasa gibi dolanmakta, genç Thespian’ın izini koklamaya çalışmaktaydım. Oysa orman ve civarından sürekli haber alan Roben, arabalı bir tiyatro ve genç yıldızının haberlerini, Tuna üzerinde olduğunu öğrendiğim, ufak bir ada olan Sarengrad civarından almıştı. Roben bu bilgiyi benimle paylaşır paylaşmaz kendisine bu izi de kaybetmemek için acilen yola çıkmamın önemini anlattım ve yeni arkadaşım ayrılacağımdan dolayı duyduğu üzüntüyü belirtse de beni anlayışla karşıladı. Sonuç itibariyle gönlünüzü ferah tutun efendiciğim. Kulunuz Reynaldo yolda ve iz üstünde.

Dünya’nın Kabadayısı Kim?

will_the_band_aid

Amerika’nın yeryüzündeki tüm siyasi yapılanmalarda ufaktan da parmağı olduğunu, olamayan bir iki yer varsa da oralara da karışabilmek için canla başla çalıştığını, tüm kaynaklarını bu amaç uğruna feda etmeye hazır olduğunu artık dünya alem biliyor. Bir ülke üzerindeki kontrolü ne kadar güçlü ve görünmez ise o oranda rahat bırakıyor onları. Dikkatinizi çektiyse bizler de Irak savaşları, Apo’nun yakalanması ve hatta Irak’a giriş tezkeresinin geri çevrilmesine dek pek bir rahattık! Kimse yanlış anlamasın bugüne oranla konuşuyorum.

Şimdi bu yorum bir kenarda dursun, bizler Amerika özelinde mercek altına aldığımız emperyalist yapının bugünkü hareket biçimleri, motivasyonu üzerine bir beyin fırtınası yapalım bakalım. Bu yapının en büyük gücü demokrasi silahını kullanması. Tüm çağların en popüler akımının, yani özgürlüğün, çağımızda neredeyse birebir karşılığı olarak sunulan demokratik yönetim biçimi, emperyalizmin elinde güçlü bir silaha tam ne zaman dönüşmüştür bunun için kesin bir tarih vermem zor. Sanırım bunun bir an değil de bir süreç olduğunu ve işledikçe güçlendiğini ileri sürebiliriz. Şimdi, “Lafa neden burdan girdin?”, “Demokrasiden ne istiyorsun?”, demezseniz konuyu, Amerika’nın tarihi boyunca kontrol uğruna saldırganlık gösterdiği ülkelere ve onların yönetim biçimlerine getirmek isterim. Tarih dersine girecek değilim ama özetin özeti olarak şunu rahatça söyleyebilirim; tümü ‘demokratik’ olmayan rejimlerdi. İşte bu yüzden, Amerika’nın demokrasiyi, isteyen istemeyen herkese bol keseden dağıtılacak mükemmel bir sistem kisvesi altında, kontrol altına almak istediği ülkelere karşı bir silah olarak kullandığını kolayca söyleyebiliriz. Bu başlığı da koyduk cebe! Geçelim bir sonraki adıma.

Amerika Birleşik Devletleri’nin önüne gün gelir de şöyle bir problem çıkarsa acaba ne olur? Diyelim ki bu önüne geleni dize getirmeye hazır mekanizmanın karşısına, üzerindeki kontrolu sıkılaştırmayı ve hatta gücü tümüyle ele geçirmeyi çok istediği bir ülke çıksın. Ama yine diyelim ki bu farazi ülke demokrasi ile yönetiliyor olsun! Alın size ciddi bir problem. Tüm politikalarını demokrasinin erdemini dünyaya yaymak üzere kurmuş bir Amerika böyle bir durumda ne yapar ki? Demokratik bir ülkeye demokrasi getiremeyeceğine göre önünde aslen tek bir seçenek kalıyor; ülkede bir kargaşa ortamı için çalışmalara girişip, belki ülkeyi gırtlağına dek borç batağına sokmak, belki de her ülkede olduğu gibi o ülkede de var olan küllenmiş sorunları, bölünmeleri yeniden alevlendirerek ülkenin insanlarını birbirine vurdurmak. Sonunda yeterince kâr varsa, sonsuz kaynaklarının büyük bir kısmını böyle bir amaç için kullanacak bir Amerika sanırım kimseyi şaşırtmaz. Hatta bunun ciddi sonuçları olacağından da kuşku duymak yersizdir. Amaç; ülkede var olan düzeni yıkıp, ardından tam anlamıyla Amerikan etkisi altında yeşerecek yeni bir demokratik rejime yol açmak olabilir. Bir elinle yık diğeri ile yeniden kur. Ama iki elin birbirinden haberi olmasın!

Lafı uzatmadan ülkemizin bugünkü durumuna dönersek, yukarda açıklamaya çalıştığım formül, sanırım hiç de hayal ürünü gibi durmuyor. Tek yapmanız gereken yeterli yatırımı yapıp, kontrolünüzdeki bir hükümeti maşa olarak kullanmak olacaktır. Çünkü demokrasinin en büyük gücü olan özgürlük, aynı zamanda en büyük zaafıdır!

Bilirsiniz, yıkmak yapmaktan kolaydır. Bu ülkeyi kurmak için öngörüsü, liderliği, zekası, bilgisi, görgüsü, milletine duyduğu saygı ve vatan sevgisinin sonsuzluğu ile bin yılda bir gelecek, adam gibi bir adam, bir güneş gerekti. Oysa yıkmak için, ışığını Madımak’ın alevinden almış, her lafı, her hamlesi ezberletilmiş, saygısızlığıyla nam salmış, külhanbeyi kılığında bir kukla yetiyor! Ne acı değil mi?

Kulunuz Reynaldo’nun akla hayale sığmaz maceraları 5

dark_forest

3.Ekim.1348

Kalbimin sevgi  çayının nadide pınarı, saygıdeğer efendim,

Umudum, cümlemizin efendisi kral ve kraliçe hazretlerinin yanı sıra, sizin ve şu hayattaki mutluluğumun kaynağı güzeller güzeli, bir tanecik kızınız, tatlı Ofelya’nın da sağlık ve sıhhatlerinin iyi olduğu ve sevgili beyzadem Laertes için duyduğunuz kaygının ötesinde bir sıkıntınız olmadığı yolundadır. Bendeniz değersiz kulunuza gelirsek, genç Thespian’ın izindeki yolculuğum; neredeyse bir haftadır sallantılı bir arabanın içinde, dur durak bilmeksizin, dar patikalar ve orman yolları içinde geçen huzursuz günler ve uykusuz gecelerden ihtiva, yorucu bir süreçten ibarettir. Yüceler yücesi yaratıcımızın tek bir kuluna dahi rastlamaksızın ilerlediğimiz, kısa sürelerle kurduğumuz kamplarda haydut korkusuyla ateş yakmaksızın geçen kaygı dolu ve soğuk gecelerin birbirini takip ettiği bu ıssız topraklarda bilmenizi isterim ki kulunuz Reynaldo’nun tek tesellisi; siz asil efendimin bendenize duyduğu güven ve sarsılmaz inancınızdır.

Size geçen mektubumu yazdığım günün akşamında yeni arabacımın Peşte kıyısına ulaşmamızı sağlayacak bir tekne bulması ile tekrar başlayan yolculuğum, tüm gecikmelere rağmen bu vahşi topraklar boyunca sürerken ben de yalnızlığımı, bu rahatsız ortamda birkaç satır yazarak geçiştirmek ve yaşananları bilginize sunarak değerlendirmek istedim.notre damme de paris1

Takdir edersiniz ki Pourette hanımefendinin evinde geçirdiğim akşam bunca yıllık yaşamımın hiçbir anına benzemez bir hal almıştı. Hanımım o sandalyeye yayılmış halde korku dolu gözlerimi açtığımda elinde olmaksızın irkilmişti. Bende ise ne yatacak hal kalmıştı ne de yerimde duracak. Rüyama bakacak olursam beyzadem ağza alınmayacak büyüklükte bir tehlikenin ortasındaydı. Kendisine yardım etmenin bir yolunu hemen, o an bulmalıydım. Neyse ki Pourette hanımefendi beni tuttu da kara ölüm’ün her akşam başka bir sokağında kol gezdiği şehrin leş kokulu kollarına atılmadım. Bana tadı bir öncekinden tamamen farklı ve içimi aydınlatan yeni bir çay yapan güzel hanımefendi, masa başında tuttuğu ellerimi bırakmaksızın beni sakinleştirdi. Çaylarını yaparken kullandığı bitkileri konusunda çok bilgili olduğu açıktı. Bana az önce içirdiği diğer çayı da yolculuğumda bana fayda sağlaması için haşladığını anlatırken, çocukluğunun geçtiği ve ben değersiz kulunuzun adını hiç duymadığım Anadolu topraklarında öğrendiği bir sözün kökenini hikaye etti. Burada siz saygıdeğer efendime bu hikayeyi anlatıp da lafı uzatacak değilim tabii. Sonuçta Pourette hanımefendi beni görüp de, arayış hikayemi dinlediğinde aklına bu eski söz gelmiş. O diyarlarda “Abdala malum olur” derlermiş. Kelimelerin manasını tam olarak anlayamasam da sevgili hanımım bende bu potansiyeli görmüş ve sevgimin hedefi beyzademi bulma yolumda bana yardımcı olabilmek için insanın görüşünü açan bu çayı bana servis etmiş. Etkilerinin bunca güçlü ve ani olacağını hesap edememiş ya o ayrı… Kulunuz bir soluklanıp sakinleşince, rüyamda başıma gelenleri bir bir anlattım hanımıma. Tüm o vahşeti vakur bir tavırla dinledikten sonra uzun uzun düşündü Pourette hanımefendi. Başını kaldırdığında o güzel yüzüne hüzünlü bir gülümseme yerleşmişti. Beni kaldırıp, mütevazı konutunun çatısına çıkarttı. Dolunayın ışığında o koca şehir pek de güzel görünüyordu. Kara ölümün vahşeti, esas karanlığın kaynağı gecenin koynunda silinip gitmişti. Işıl ışıl akan Sen nehri ve kıyısındaki o gösterişli yapılar… derken bir de göreyim saygıdeğer efendim! Nehrin kıyısında yükselen o ihtişamlı silüet, o silüet… Notre_Damme_de_Paris_by_CrazyKitty82Rüyamda gördüğümün aynısıydı. Pourette hanımefendi hüzünlü gülümseyişiyle beni onayladı. İnşaası birkaç yıl önce tamamlanan bu muhteşem katedral şu sıralar Paris’in en gözde mekanıydı. Anlattığına göre kendilerini kara ölümün kollarından kurtarması için yüce tanrıya dua etmek isteyen herkes orada toplanıyor, bazıları kelimenin tam manasıyla gölgesinde uyuyormuş. Aşağı, küçük odamıza indiğimizde parmağımı kıpırdatacak halim kalmamıştı. Zaten hanımım da rüyamda gördüklerimin ya geçmişte ya da gelecekte olacak olayların bir yansıması olduğu ve her koşulda o an için yapabileceğim hiçbir şey olmadığına beni ikna etmiş idi. Sevecen avuçlarında döşeğe serilip, koynunda huzurlu bir uykuya dalıverdim.

Kulunuz ertesi günün ilk ışıklarıyla yola düşerken, doğrusu düşündüğümden daha duygusal bir ayrılık olduğunu itiraf etmem gerekir. Pourette hanımefendi pek çok teşekkür ettikten sonra sanki son kez birisine sarılıyormuşçasına içten ve sıkı sıkı sarıldı bendenize. Arayışımda kolaylıklar dileyip çıkınıma hazırladığı otlardan bir kese sıkıştırıverdi. Çok zorda kalırsam içmem için olduğunu söyleyip beni yolcu etti. Daracık ve sağında solunda cesetlerin olduğu pek çok sokağı aştıktan sonra kıyıya ulaştım ve başımı kaldırıp onu gördüm. Notre Damme de Paris, tüm haşmetiyle karşımdaydı. Neyse ki az ilerde ahşap bir köprü vardı da karşıya ulaşmak için yine kayık peşinde koşmama gerek kalmadı. İnsanın ruhunu karartan son hafta ve bir gece önce gördüğüm o karamsar rüyanın ardından yükselen pırıl pırıl güneş, mevsimin son güzel günlerinden birinin müjdesini veriyordu doğrusu. Tüm boğucu kokusuna ve arada bir sağda solda yüzen cesetlere rağmen ışıltılı nehrin üzerinden geçip köprünün sonuna ve katedralin bulunduğu meydana ulaşmama az bir şey kalmışken, aniden karşıma o koca şehirde görmeyi en son bekleyeceğim şeylerden biri çıktı efendim. Bir keçi! Goat2

Doğrusu siz saygıdeğer efendimin tartışılmaz forsu sayesinde Esbjerg kıyılarından ben değersiz kulunuzu Le Havre’e götürecek gemiye bindiğimden beri bir küçükbaşa rastlamamıştım. Gemide, sütünden tüm tayfa ile birlikte bendenizin de yararlandığı Kırlangıç adında bir keçi vardı. Pek akıllı bir şey olmasa da zaman zaman bana yoldaşlık ettiğini söyleyebilirim. Tabii bir keçiye ne akla hizmet bir kuş ismi vermişlerdi o da başka bir gizemdir ya neyse efendim lafı uzatmayalım. Köprünün başında bu garip keçi beliriverdi. Sağa gitsem sağa, sola gitsem sola gidiyor ve bir türlü köprüyü geçmeme izin vermiyordu. Ön ayağını yere vurup, takırtılar çıkartıyor başını sallayıp bir öne bir geri hareket ediyordu. Malum keçiler ve köprülerle ilgili sözler meşhurdur. Ben kulunuz da ne yapacağımı şaşırmış, köprünün üzerinde kalakalmıştım. Bir süre bu karşılıklı ve garip dansımız sürdükten sonra keçinin bana birşeyler anlatmaya çalıştığına dair garip bir hissiyat içime dolmaya başladı. Ayağını hep beş sefer vuruyor ve sonra da köprünün sol tarafına doğru başını sallıyordu. Sabahları yataktan kalkma sebebim, saygıdeğer efendim; biliyorum bu inanması pek zor gelecek bir hikaye ama bendenize olan güveninize duyduğum inanca sığınarak başıma gelenleri açıkça anlatmak isterim.

Keçi ile inatlaşmayı bırakıp onu takip etmeye karar vermemle birlikte o kara gri, uzun tüylü yaratık beni köprünün üzerinden, ayağına doğru yönlendiriverdi. Nereye gittiğimi anlamaya vakit bulmadan keçinin peşine düşmüştüm. Tam o sırada karşı kıyının sonsuza uzanan gölgeleri altında köprünün ayağının dibinde boylu boyunca yere uzanmış birini gördüm. Meraklanıp sağıma soluma bir bakındım ama sabahın o erken saatinde oralarda benden başka kimsecikler yoktu doğrusu. Eğimli arazide kaya düşe aşağı indiğimde yerdekinin, rengarenk ama eski püskü, yamalı giysiler içinde genç bir kadın olduğunu gördüm. Doğruyu söylemek gerekirse bu tekinsiz şehirde tek başıma, gölgeler içindeki bir köprü altına inmek beni biraz ürkütmüştü ya genç kadının sere serpe hallerini görünce insani duygularım galebe çaldı ve ona yardımcı olmak için ilerledim. Gypsy

Körpecik yavrunun yerlerde yuvarlanırken, neredeyse kasıklarına dek sıyrılmış eteğinin altındaki şekilli bacakları yer yer çizilmiş, o bir avuçluk narin dizleri yaralanmıştı. Yanaşıp yanına diz çöktüğümde omuzunun bir tarafından kaykılıp sol göğüsünün üzerine dek açılmış elbisesinin gerdanındaki bazı morlukları açık ettiğini fark etmeden geçemedim. Kapkara ve uzun saçları, buğday teninin üzerinde dağılmış, yüzünü kapatmıştı. Kendinde geçmiş yavrucağın üzerine eğilip, daha rahat nefes alması umuduyla saçlarını yüzünün üzerinden çekip, başını düzelttim. Sevgili efendiciğim ama ne yüz! Bir baktım, bir daha baktım, bakmaya doyamadım. O an düşündüm ki yüce tanrı bu çingene kızına meleklerinden birinin yüzünü bahşetmişti. İlk şaşkınlığımı atıp tam kızın yakasını düzeltmeye el atıyordum ki, her biri cennet kapılarının birer kanadı gibi ağır ağır açılan gözleri, gölgeler altındaki mekanı birer yıldız gibi aydınlattı. Kızcağızı korkutmamak amacıyla bir adım geri çekilip, en sakin ses tonumla durumu anlatıp, ona yardımcı olmaya çalıştığımı belirttim. İlk anda pek bir şaşkın bakan yüzü, benim açıklamalarımın ardından yaradanın bahşettiği en taze gülümsemeyle süsleniverdi. Bir iltifat bir iltifat, teşekkür üstüne teşekkür sormayın sayın efendim. Yavrucağın o izbe köprü altından çıkmasına da yardım ettikten sonra bendeniz kulunuz kendimi bir kahraman gibi hissediyordum. Kız hiç beklenmedik bir hamleyle atılıp bana sıkı sıkı ve uzun uzun sarıldığında bu kahraman ödülünü almıştı doğrusu. Böyle bir minnettarlık göstergesinden daha huzur ve hatta ilham verici bir başka ödül olabilir mi, sonsuz saygılarımın hedefi, sevgili efendiciğim? Ardından genç kız kollarımdan ayrılıp geri çekildi ve keçisine dönüp;

“Haydi bakalım Dalya’cım… sen de bu nazik ve iyi kalpli beyefendiye teşekkür et bakalım” dediğinde şaşırmadım dersem yalan söylemiş olurum. Bunca zerafet ve güzellik bir divaneye mi bahşedilmişti? Ama peşinden gelen olayların beni çok daha derin şaşkınlıklara sürükleyeceklerini o an bilemezdim. Keçi kafasını silkeleyip sanki ona hitap edildiğini anlamışcasına bir adım geri çekilmez ve ön ayaklarını uzatıp başını eğerek beni selamlamaz mı! Tıpkı o an olduğu gibi şu an da hayretimi açıklayacak kelime bulmakta çok ama çok zorlanıyorum. Ben neler olduğunu anlamaya çalışırken kız ve keçi artık yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış bu koca şehrin dar sokakları arasında kayboldular.

Neyse efendiciğim, uzatmayayım, o an için bir iyilik yapmış, birilerine fayda sağlamış olmanın iç huzuruyla meydanın diğer ucundaki görkemli yapıya yöneldim. Tabii, katedralin önümde dev bir ağız gibi açılmış kapısının hemen altındaki geniş merdivenleri süpüren bir zavallıdan başkasını bulamadım. Peder efendi o saatte katedralde olmazmış, o nereden bilsinmiş nerede olduğunu, içeri giren çıkan herkesi tanımak zorunda mıymış, o çamurlu ayaklarımla basamakları kirletiyormuşum v.s. derken yine kendimi ellerim boş olarak kapının önünde buldum. Peder efendiyi görene ve genç Thespian ile ilgili neler bilip bilmediğini sorana dek biraz vakit geçirmek hem de karnımın gurultusunu dindirmek amacıyla, kipfel kokularını mütakip bir fırının önüne çömelip soluklandım. Fırıncı, şehirde gördüğüm insanlara oranla biraz daha kiloluca, al yanaklı nazik bir hanımefendiydi. Kendi sözleriyle özetlemek gerekirse; bu lanetli hastalığa kocası ve üç çocuğunu kurban vermişti.

“Ben mi?” demişti, “Ben doğduğum günden beri hastalanmadım yahu! Hekim nedir bilmem…” Zor da olsa kendisine kocasından kalmış bu fırını elinden geldiğince işletmeye, hayatta kalmaya çalışıyordu.

“Doğrusu müşteriler her geçen gün birer birer ölürken, pek kolay bir iş değil bu!” diye eklemişti, zavallı hanımcık. Ben de o sırada ihtiyacım olmasa da o günlük ekmeğimi oradan alayım da bir faydam olsun diye düşünüp bunu hanımefendiye ilettiğimde gözlerinin mutlulukla parlaması – siz saygıdeğer efendim daha iyi bilirsiniz – bendeniz kulunuzun iç huzurunu kat ve kat artırmıştı. Tabii hanımım ekmekleri çıkınıma doldurduğu sırada bendeniz günlük ihtiyaçlarım için ayırıp, kuşağımda sakladığım keseyi bulamayınca, doğrusu biraz keyfim kaçtı ya, böyle ufak bir talihsizliğin bu şehirdeki böylesine nadir güzellikteki bir sabahı mahvetmesine izin verecek değildim. Hanımımın şaşkınlığımı farkedip, o leziz kipfelleri ile tam anlamıyla hakettiği parasını ödeyemeyeceğimi zannedip huzursuzlanmaması için dikkat ederek yeleğimin iç cebine diktiğim ikinci kesemden biraz sou ve o gün ihtiyacım olur diye birkaç livre çıkarttım ve ödememi yaptım. Şimdi siz saygıdeğer ve sevgili efendime yazarken tekrar düşünüyorum da halen kesemin nasıl olup da kuşağımdan düştüğünü bir türlü anlayamıyorum.

Efendim, arabacım beni anlamadığım bir sebeple uyarıyor… Şimdi mektubuma bir ara vermek durumundayım, yolda bir kütük mü ne varmış… bilemedim efendim… ilk imkan bulduğumda tekrar yazmaya devam edeceğim…

-devam edecek-