
29. Eylül. 1348
Saygı ve sevgimin naçizane hedefi efendim,
Buda ilinin altını üstüne getirmek yoluyla sevgili beyzademi ortaya çıkarmak yönündeki çabam, doğrusu nasıl diyeceğimi bilemiyorum ama sonuç verdi! Verdi vermesine ya sevgili kulunuz bendenizin ulaştığı bu sonuç asil kulaklarınızın hiç de duymak isteyeceği türden değil… Bu ile girişimin ilk günlerindeki ümitli havayı yazıktır ki kaybetmiş bulunuyorum. Gözbebeğim beyzadem hakkında edindiğim ilk bilgilerin, aslen doğru ve fakat tarih itibariyle pek bir yanlış olduğu sonucuna ulaştığımdan beri, siz efendime bir tanecik oğlunuza ulaşmamın an meselesi olduğunu düşündüren önceki mektubumdan duyduğum utancı nasıl olup da dile getirebileceğimi düşünmekten, gözüme uyku girmez oldu. Günümü geceme katıp, sokak sokak, batakhane batakhane gezip dolaşarak, yürünmedik karışını bırakmadığım bu ildeki derin araştırmalarımın sonucu olarak edindiğim en son ve birden fazla… şeye…şeye… ticaret erbabı ve çalışan hanımefendiye doğrulattığım bilgiler ışığında diyebilirim ki, sevgimin en içten hedefi Laertes buralara düşündüğümden çok daha hızlı bir şekilde karayoluyla ulaşmış. Bir tekne aracılığıyla süren ve her limanda yaptıkları bir gösteri esasına dayanan teatral performanslarını değiştirmek durumunda kalıp da neden hızlandıkları sorusunun cevabını şimdilik bilememekteyim saygıdeğer efendim. Amma velakin, sonuç itibariyle beyzadem Laertes veyahut buralarda bilindiği adıyla genç Thespian’ın bu ili terkettiği gerçeğiyle yüzleşmek ve ona ulaşma çabalarımın hız kesmeksizin sürmesine rağmen kendisine ulaşma şansımın belirli oranda azaldığını belirtmek ister ve belli ki bendeniz kulunuzun kişisel beceriksizliğinden kaynaklanan bu gecikme için saygıdeğer ve bağışlayıcı efendimden, bu satırları yazarken bir yandan da gözlerimden dökülen yaşlar eşliğinde, en derin özürlerimi kabul etmesini dilerim.
Diğer yandan kulunuz Reynaldo’nun böyle arsız bir af mektubu döşenmeye girişmeden önce gerekli tüm araştırmaları en ince şekilde yaptığını ve tümüyle kaybolmadan genç Thespian’ın izine düşmek için en hızlı metodu keşfettiğini, kalbimin saygı sarayının tahtına yerleşmiş efendime lafı uzatmaksızın belirtmek ve zatışahanelerinizin içini az da olsa rahat ettirmek isterim. Bölgenin en hızlı arabacısını, arabası ve atları ile birlikte olmak üzere kiralamış bulunmaktayım. Yaptığım anlaşmanın ardından arabacımın bölgenin tüm soylularından daha bonkör böylesine geniş yürekli bir efendiye hizmet edebilme şansına eriştiği için nasıl da mutlu olduğunu ve bendeniz kulunuzu pek belli etmemeye çalışsa da için için kıskandığını nasıl olur da buraya yazmam?

Şimdi tüm hazırlıkların tamamlanması ve yola çıkmama saatler kalmışken bu noktaya nasıl geldiğimin öyküsünü bu satırlara dökmeye kaldığım yerden devam etmek ve siz değerli efendimi bu zorlu yolculuğun hiçbir ayrıntısını atlamaksızın bilgilendirme görevimi ifa etmek isterim.

Pourette hanımefendileri, geçen mektubumda açıklamaya çalıştığım zorlu koşullardan kurtarıp, kendisinin ince davetiyle fakirhanesinde yediğim yemeğin ardından, bana özel hazırladıklarını belirttikleri o güzel kokulu çayı içmemin ardından beraberce üzerimize çöken yorgunluğu nasıl anlatabilirim bilemiyorum saygıdeğer efendim. “Yahu benim soylu adımın devamlılığının garantisi, sokaklarında ölümün kol gezdiği koca bir şehirde kayıpken sen bana rahat bir döşekte nasıl uyuduğundan mı bahsedeceksin be terbiyesiz!” diyerek ben kulunuza sinirlenmemeniz umuduyla o gece yaşadığım ve oğlunuzun izine düşmemde bana pek yardımcı olan bir rüyayı kısaca anlatmak isterim asil efendim. Saygıdeğer ev sahibem Pourette hanımefendinin, ölümün açıkça kol gezdiği bu karanlık şehrin nadir sağlıklı bir mahallesinin bu minyatür konutunda bana gösterdiği konukseverliği anlatmaya kalksam elimdeki sayfalar yetersiz kalacağından, sadece tek bir döşeği olduğundan bu döşeği benimle paylaşmak inceliğini gösterdiği gerçeğini siz sevgili efendime aktarıp gecenin ilerleyen saatlerinde beni içine çeken garip rüyayı anlatmaya girişeyim.

Güzeller güzeli ev sahibemin koynunda hiç de doğal olmadığını hissettiğim ama bir türlü engelleyemediğim bir ağırlığın etkisiyle kendimi karanlığın içinde bulmuştum ki, sokak kapısının dışından gelen gürültülerle içine kurulduğum beşik sallanmaya başladı. Hiçbir şey anlayamıyordum, koca beşiğin kenarından atlayıp kapıya yöneldim. Elimi tokmağa attığım sırada kendimi çürümüşlük kokan dar bir sokakta buldum. Çevremde gürültücü bir kalabalık vardı ve kulunuzu, neredeyse nefes almamı engelleyecek kadar sıkıştırmışlardı. Dizlerimin dermanı kesilinceye dek bu insan denizini yararak ilerlerken kulaklarımda çınlayan şaklamaların insanın kanını ürperten yankılarını siz efendime tasvir edebilecek kelime haznesine sahip olmayan belleğimi utançlardan utançlara sürüklüyorum. Sokak genişçe bir caddeye açıldığında hafifçe soluklanabildiğim bir anda, üzerimde dikişleri yırtılmak üzereymişçesine eski püskü gömleğim ve hatta yamanmaktan bir satranç tahtasına dönmüş pantolonumun kanla kaplı olduğunu farkettim. Üzerimdeki lekeleri çıkartmak istercesine gömleğime uzandım ama bir baktım ki, o da ne? Zavallı elcağızlarım da kan içinde. Birden korkuyla bağırmaya başlamışım;
“Nedir bu eller?
Koca Poseidon’un bütün denizleri
Yıkayabilir mi bu elleri? Yıkayamaz!
Ellerim kana boyar denizleri,
Kızıla çevirir sonsuz yeşil dalgaları.”

Ben bağırdıkça çevremdeki kalabalık açıldı ve artık bir caddede değil de bir meydanda olduğumu farkettim. Çevremdekiler de kafalarındaki kukuletalardan yüzlerini göremediğim, ellerindeki kırbaçlarla sırtlarını döven, oldukları yerde çılgınca sallanıp kendilerini yerlerden yerlere vuran adamlardı. Çevremde, “Flajelan, flajelan” diye bir fısıltı bir yükselip bir alçalıyordu. Ne yapacağımı bilemez bir halde ortalarda dolanırken meydanın merkezine kurulmuş yüksekçe bir platformun üzerindeki tanıdık figürün görüntüsü içimi ısıttı. Bir insan evladının ancak kendi öz kardeşine karşı duyabileceği büyüklükteki sevgimin hedefi, değerli beyzadem Laertes değil miydi o? Yüzündeki ağır oyuncu makyajına rağmen onu tanımamazlık edemezdim tabiidir ki! Tekrar bağırmaya, kendisine o değersiz sesimi duyurmaya çalıştım ama nafile, ah! Sesim kısılmış, gidivermişti. Beyzadem ne edeceğini bilemez bir halde bir o yana bir bu yana dolanırken, platformun önüne şaşkın bakışlarım altında saygıdeğer ev sahibem çıkıp gelmesin mi? Onun da elleri bendeniz kulunuzunki gibi kana bulanmıştı ve çevresini saran kalabalık onu, ardındaki bir kazığa bağlarken benim zavallı kısık bağırışlarımı kolayca bastıracak bir şekilde meydanı inletiyordu. Diyordu ki;
“Çık elimden korkunç leke, çık diyorum sana!
Bu bir… bu iki… Tamam: Haydi şimdi.
Cehennem ne karanlıkmış!
Nedir bu? Hep kirli mi kalacak bu eller?”

Kalabalık zavallı hanımımı kazığa yaslamayı başardığı sırada bir baktım ki aziz beyzadem platformdan inmiş gözden yitmekte. Atıldım ama ilerleyebilene aşk olsun, her adımımda meydandan biraz daha uzaklaşıyordum. İşte tam o anda Pourette hanımefendi son bir kez kurtuldu onu alıkoyan zorbalardan ve kara kızıl ellerini beyzademin gittiği yöne uzattı. Kan damlayan parmakların yolunu izleyen gözlerim yepyeni bir katedralin devasa silüeti ile karşılaştı. O da ne? Tüm asaletini yüzüne kat kat sürdüğü boyadan maskenin altına gizlemiş genç Thespian, bu çılgın kalabalığın dehşetengiz saldırılarından kurtulmak için o koca yapının içine sığınıyordu. Ayaklarım birden zincirlerinden kurtulurcasına rahatladı ve sevgili beyzademin peşine düştüm. Giderayak bana yol gösterdiği için müteşekkir olduğum sevgili ve saygıdeğer ev sahibeme döndüğümde kalabalığın onu direğe bağlamış olduğunu gördüm. Ya beyzademe yetişecek ya da hanımefendiye yardım edecektim. Hanımımla gözgöze geldik ve çılgın kalabalık, ellerindeki meşalelerle onu ateşe vermezden hemen önce kendisi bana;
“Git yat, git yat,
Haydi haydi, ver elini!
Olan oldu değişmez artık!” diye bağırıyordu. İrkilerek kendime geldim. Bir de baktım ki, halen yemek masasının başında ve sandalyeme kaykılmış bir haldeyim. Ev sahibem tam karşımda bana elini uzatmış ve beni çağırıyor,
“Gel yat artık, gel yat!”
-devam edecek-
Henüz Yorum Yok
Henüz yorum yapılmamış.
Yorumlar RSS Geri İzleme Tanımlayıcısı URI
Yorum yapın

